Bir Hiç Kimse nerdesin? Bir şeyler söyle. Ya acılar artıyor ya da dayanma kapasitem aşağı iniyor. Bana teselli ver. Sebepsiz can sıkıntıları yakamı bırakmıyor. Yo yo. Can sıkıntısı olan şeyleri unutmaya çalışmam fayda etmiyor. Hep can sıkıntısı. Yani, başka bir dünyada yaşam zamanları..
Bunların bir benzerinin daha önce de yaşamıştım. İkinci kez sınavlara hazırlandığım zamanlar. Ve şimdi daha zoruyla daha çetin şartlarda savaşıyorum. Ve bu savaşın hiç bitmeyecek olmasından endişe ediyorum.
Kelimeler, sadece düşüncelerin yazılana dek elenmesi sonucu geriye iz babından kalan ifadeler.
Ben bir işe yaramam mı? Tamam her şeyi geçtik de bu aptal dünya da tam bir geri zekalı olarak yaşamaktan bıktım. Gözlerim hep hiçe bakıyor. Hep bir şeyler düşünüyorum. Düşündüklerimin hepsi sadece hiç. Dayanılmaz oluyor. Bu dünyada ya yaşayayım ya da yaşamayayım. Ne içindeyim dünyanın ne de dışında. Bu çıldırtıcı
Şu müzikler. Sadece bu müzikler beni anlıyor, ben de onları. Ne güzel!
Niye? Belli değil. Üç yıl sonrası, beş yıl sonrası hepsi muamma daha da kötüsü gelecekle ilgili pozitif düşünebilmemi gerektirecek minik ışık hüzmeleri bile yok. Belki de var ama anahtar ile kapı farklı yerlerde olduğu müddetçe anahtarın kapıyı açabilme özelliğinin olması hiçbir anlam ifade etmiyor. Kötü bile oluyor. Anahtar var, farkındasın ama kapı nerede. Belki anahtarı olmayanlar kapıyı açabilme çabası veriyor, belki dandik anahtarlarla kapıyı ancak aralayabiliyorlar ve sen elinde anahtar, işte öyle.
Kurallarını benim koymadığım beni ilgilendiren hayat süreci o kadar çok sıkıcı ki. Ah karşılaşmış olduğum sorunlar merdiven tırmanmayı gerektiriyor ama merdiven kullanamıyorum, kullanabildiğim halatla çıkma araçları da sahip olmadığım şeyler.
Bunalmak, canı sıkılmak da olması gerekenler. Bunu biliyorum ama işte bunalmak gerçeğini kabullenmek, bunalımın acısını dindirmiyor.
….
Uuffffffff!!
…
Bir kendim bir de varlığı ile yokluğu belli olmayan beni dinleyip dinlemediğinden bile şüphelendiğim Bir Hiç Kimse. Yalnızlık. Yalnızlığı seviyor muyum? Yoksa sosyal ortamları mı seviyorum. Böyle aptal aptal yalnızlık psikozları nefretlik. Keşke sosyal bir canlı olarak yalnız kalmanın tadına varabilseydim. Sosyal olamıyor muyum? Aslında çok rahat olabiliyorum ama. Ama bazı konularda rahat olmam gerekiyor. Engel olunamayacak “ben” karakteristiği ne yapayım ki? Hiçbir şey yapamam. Olduğum toplulukta ya üstlere oynamam gerekiyor. Ufff!
Ya da en azından çoraplarım temiz olmalı. Yani iki yıldır kullandığım ve tek giyim de çorapları leş haline getiren ayakkabıların yerine kendimi içinde rahat hissettiğim güzel ayakkabılarım olsa. Bu durum kimsenin umurunda değil, kimsenin böyle bir şeyden haberi olması bile beklenemez, en azından ben hiç kimsenin ayakkabısına dikkat etmediğim gibi çorabına da hiç zannetmiyorum ki dikkat edeyim. Ama ne yapabilirim, benim ayakkabım en azından ortalama güzellikte, çorabım da kirli görünmeyecek şekilde olmalı. Belki aptalca, belki akıllıca değil değildir ama bu beni istesem de istemesem de, fark etsem de fark etmesem de toplumsal bir canlı olma yolunda bir şekilde etkiliyor. Belki montumun yedi yıllık olduğunu kimse bilmiyor, sol kol lastik gibi yapısının laçkalaşması, fermanın bozuk olması, sağ boşluk kısmındaki on, on beş santimlik sökük, görünmesin diye üzerine yağmurdan koruyucu şapkasını ütü ile bir kaç santimetre kare delik yaptığım kısmın üzerine örtüyor olmam kimsenin umurunda değil hatta üstüne üstlük montuma güzel diyen bir sürü kişi oluyor ama işte. Ben bu montla kimselerin tepkisi ne olursa olsun yaşayamıyorum. Neyse ki yeni mont aldım. Yarısı borç kapatma fonumun kullanılması olmak üzere 120 milyonumun 104 milyonunu bu psikolojiden kurtulmak için harcadım. Ama hâlâ ayakkabılarım canımı sıkıyor.
Bana rağmen ben. Amâân.
Ben gerçekten psikolojik sorunluyum. Öyle değil mi BHK? Sustuğuna göre “evet” dedin. Hah hah ha. Gerçekten Bakırköy’e gitmem gerekiyor. Rahat rahat kişiliğimi yaşarım. Olsun Bakırköy de olsa çoraplarımı kirletmeyecek evsafta ayakkabılarım olmalı, öyle değil mi? Neyse..
…Yatsı arası 00:26
Gelirken banyodaki aynaya baktım. Yaşlanmışım. Hiç umurumda değil. Ama sorun şu ki, bu hâlim beni ümitsizliğe ve karamsarlığa itiyor çünkü hâlâ aileme yüküm, kendime düşmanım, kendimden nefret ediyor başarısızlıktan usanmış başarıya susamış ruhumu teselli edemiyorum. Sorunum bu saçma dünyadan kam almak değil, sorunum artık hür olabilmek. Kendime layık gördüğüm üretken dahiyane dünyayı isteyemiyorum ama en azından bana göndermek için ondan bundan borç alan aileme yük olmamak. Ah ölsem keşke. İntihar, acaba yanlışlıkla yapılamaz mı? Aileme bir faydam olmayacaksa bari daha fazla yük olmayayım.
Ah! Kurallar, istesen de istemesen de uymak zorundasın. Aptal Pollyannacılık yapmakta artık ağrı kesici görevi göremiyor. Görünen bir gerçek var ki sadece beklemek. -ağlıyorum-
Biliyorum ağlamak daha da yıpratacak ve daha okullu bir çocuk gibi iken yaşlılığı hissedeceğim, daha fazla, daha fazla. Hissettikçe ağlayacak, ağladıkça yıpranacak, yıprandıkça yaşlanacak, kendimden her geçen gün daha da fazla nefret edeceğim. Artan nefretim kendimi minimum yapacak. Daha fazla düşünemeyecek, sadece nefret edebileceğim. Uymak zorunda olduğum kurallar beni hep hırpalayacak. Ve belki de bir gün beğenmeyip de eleştirdiğim aptallıklar ulaşamadığım noktalar olacak ve kıskançlıkla dolu, dolu dolu gözlerimle o noktalara hayran olacağım. Yani başa döneceğim. En başa. Bir daha en başa.
Sen orda kalmaya mahkumsun. Sen ucube bir yaratıksın. Sen taşımaman gereken duygulara sahipsin. Sen ancak bir sümüklü böcek olmalıymışsın ama insan olmuşsun. Sana insan olmak da yakışmıyor. Çok sırıtıyor.
Kendime olan güvenim, ne kendime olan güven mi? Şimdiye kadar kendime olan güven ancak bu geri zekalı okulun 2 yıl uzatmış spastik bir öğrencisi olmama yetti.
Sen baştan beri salaktın, senin gibi birisi ne diye idealist insanlar gibi düşünmek istedi? Senin neyine. Anne annem meğer doğru söylemiş boşuna okuyormuşum. Gerçek. Boşuna, boşuna. Ah keşke, keşke. Neye yarar ki? Acı olan bir şey var ki süreç devam ediyor. Ve süreç her geçen gün kanalizasyon merkezine doğru yaklaşıyor. Ah ölsem. Ölsem de bari günahlara girme fırsatı bulamadan gerçek yerime artık gitsem.
Derdim bana derman imiş. Haah! Derdim bana olsa olsa dert kaynağı olur, tabi böyle dert. Keşke çekilmesi gereken dertlerle uğraşabilseydim. Ama öyle dertlerim var ki başka dert de çektirmeyerek ayrıca dert oluyor.
Yazmak, yazmak. Salak salak yazıp durmak. Nereye kadar? Öleceğin güne kadar bu saçmalıları yazacak mısın? İstersen bu geri zekalılık örneklerine bir son verelim. Şimdiye kadar yazmış olmam sanki neye yaradı. Değişik bir arabesk hissi işte. Hani göz yaşları insanı rahatlatırdı? Ne rahatladım ne bir şey. Ayrıca boğazım kurudu bir garip oldu. Burnum tıkandı. Bir garip oldum. “beşiren ve naziren” dinlediğim Beyyine suresinde geçti. Ah ne kadar da çaresizim oradaki beşiri kendi kendime müjde olarak yorumladım. Kendimden nefret ediyorum kendime çok acıyorum. Çünkü bir ben bilirim hâyâllerimi bir de Hiç Kimse. Zaten başka hiçbir kimse de inanmazdı. Kendime nasıl yardım edebilirim, bilemiyorum.
Kendime ancak kendimi öldürerek yardım edebilirim ama en azından bunun haram olan intihar eylemi olacağının farkındayım. Ama korkuyorum, ölmekten değil, haramın ne demek olduğunu unutmaktan.
Ouuufff!!! 01:17
2002 12 31