Bugün(pazartesi) yemek nöbetçisiyim (Cuma günü de olduğu gibi). Kahvaltı hazırlamalıydım. Hazırlayamadım, kalkamadığımdan ya da okula geç kalma telaşından değil, yumurta ve ekmek alabilecek yeterli paramın olmamasından dolayı. Toplam altı yüz bin liram var. Bana en az bir buçuk milyon lazım (üç ekmek yedi yüz elli bin ve yumurta beş tane yedi yüz bin). Bütün ceplerimi ve para olma ihtimali olan noktaları aradım ama para mara bulamadım. Kimseyi uyandırıp da biraz para da istemedim (gurur!!). kahvaltı yapmama cezası olan iki milyonu göz göre yere kabul ettim.
Ee, işte bele, ne yapalım. Hayat sürüyor. Herkes kendisinin çizemediği rotayı istese de istemese de izlemek zorunda. Rotanı beğen ki mutlu ol (en azından mutsuz olma). Yani nasıl oluyorsa olsun, nasıl geçiyorsa geçsin. Yapabilecek hiçbir şeyin olmadığı bir anda beklemekten başka ne yapılabilir ki? Bir de bakmışsın bekleye bekleye burada bulunma süren bitivermiş. Beklemek de hayatın bir parçası olsa gerek.
Canım bu duruma çok sıkılıyor da keşke bu üniversite ortamlarını falan yaşamasaydım da bir de ekonomik mücadele içinde olmasaydım. Dün seçim sonuçlarını değerlendiren bir yönetmen bozuntusu beğenmediği seçim sonucu sonrası eğitimli kişiler ile tezek yaparak cahilce(!) hayat sürenlerin oylarının eşit olamayacağından bahsediyordu. Belki de tezek yapma durumu yaşayan mutlu (sorunsuz) bir kişi olsaydım (ben zaten her halükarda mutsuz olmayı beceririm de para sorunundan başka diğerleri pek etkili mutsuzluk vermiyor). Natürel bir tablodaki saman arabasının yanında kucağında kedi olan üstü başı çamur olmuş gülücükler saçan bir kişi olsaydım.
Ama insanlar nedense hep kendilerinin olmadıkları durumları, sahip olmadıkları şeyleri istiyorlar. Herkes diğerinin sahip olduğunun özlemini yaşıyor ve saçmalıklar sürüp gidiyor…