Çok hoş bir kişi. Sevimli, güzel, geçimli ve söylenebilecek olumlu bir çok sıfatı taşıyan bir görünüm taşıyan karakteristik fizik sahibi. Dünyada benim için anlam ifade edebilecek (duygusal eşsel açıdan) en uygun kişiliklerden birisi. Gözlerinin içine bakmanın ve daha fazlasının beni sebepsiz mutlu edebileceği, karmaşık psikolojik dünyamın sahil sessizliğine sayesinde inebileceği, gülücüğünü hissetmenin birkaç haftalık tatil rahatlatıcılığını verebileceği ve daha bir çok psikolojik rahatlığı hiçbir enerji sarf etmeden sadece “dünyada bulunarak” vereceği sebepsiz sevgi kaynağı. Dünyada olabilecek, işte benim bütünleyicim, elmanın diğer yarısı denebilecek şimdiye dek karşılaştığım bir iki kişiden birisi. Haftada birkaç kez aynı dersi aldığım, dolayısıyla da aynı turnikede bulunduğumuz bir kişi.
Ama…
Aman Allah’ım bu nedir böyle, ortada hiçbir şey yokken, bu sevgi hâlesi nedir? Aşk denen saçmalık bu olsa gerek. İnsan ne kadar garip bir yaratık, eğer insan garip bir yaratık değilse ben ne kadar insanlık dışıyım. Dayanılmaz bir acı hiç alakası olmayan gözlerinin ışıltısı anlamsız sevgi veren diğer kişiden, sıkıntı ve çile oluveriyor. Tabi risk ne kadar büyükse kazanma ve kaybetme de o ölçüde büyüklük kazanıyor.
Bu nedir? İmtihan mı? Eğer imtihansa çok değişik ve zor bir imtihan. Daha önceleri de bir sürü sınav geçti ama hiç birisi bu kadar zorlu olmamıştı. Şimdi kazancım, ne tür bir imtihanla karşı karşıya olduğumun farkında olmak fakat bu avantaj imtihan unsurunun zorluğu karşısında pozitifliği yok ediyor ve nötr ortamda işte sınav başlıyor.
Sınavın konusu: Bir çeşit paradoks. Sınav şimdiye dek olan sınavların bir üst leveli olduğu için biraz daha zor bir içeriğe sahip. Şimdiye dek verilen imtihanlara göre zor olan yanı, şimdiye dek istediği duygusal tatminlikten ve bir çok hissi eksikliklerden sıyrılamamış ruhsal yapımın yaralı halinin bu imtihanda hem kaybeden taraf, hem de hırpalanan taraf olabilme olasılığı.
İşte yine karşında duygusal savaş ortamı.
Keşke çok ağlayabilsem, keşke ağlamanın o rahatlatıcı etkisinden faydalanabilsem, ağlayamıyorum da.
Ah ben bu aşağılık durumları da mı yaşayacaktım. Gel ki, çok daha aşağı durumları yaşamadığıma da şükretmeliyim ki, daha aşağıya da inme riskini hissetmeye başladım. Ah o deli günler (bunlar psikolojik hastanın geçmiş özleminden ziyade, halinden kurtulma yolunda çaba sarf eden birinin taktiksel çabaları), ah o sabah kalktığı gibi sokağa çıkılan hiçbir kimsenin kendisi hakkındaki olumsuz düşüncelerinin umursamayan, saçlarını bile “kendimi birisine mi güzel göstereceğim ki sanki” düşüncesiyle dağınık tutan kişi. Aşağılık herif şimdi o zaman aklımın ucuna bile gelmeyecek bir şey geldi. Herhangi bir geri zekalı, dişiliğini gösterme meraklısı, bir çok değişik erkekle gezmeyi sanki bir marifetmiş gibi yapıp duran ne idüğü belirsiz birisini umursar oldun. Çok şükür ki en azından yine de böyle birisine güzel görünme kaygısı taşımıyorsun ama korkulur ki seviyeni daha da aşağı itecek, bir zamanlar aklına hayaline gelmeyen çirkef aşağılık davranışlar seni sarıp sarmalayacak.
Belki kendine göre mantıklı bulduğun gerekçelerin olabilir. Belki gerçekten çok duygusal olabilirsin, belki de bu senin zaafın ama tüm bu zaafların veya diğer deyişle zayıflıkların iyice berbatlık içine girilerek düzelmeyecek. Eğer ki, bu zaaflarına karşı mücadele eder de duygularının esiri olmazsan işte o zaman sen, sen olursun. Ne demek, dayanamıyorum, ve ne demek bu bana ve bir çok kişiye verilmiş olan gayri ihtiyari duygu. Sana kin duygusu verildi diye karşı koyamamayı bahane ederek etrafına hep kin mi güdeceksin ya da başka duygulara sahip olman hayvanlaşmana mı neden olacak? Savaşmalısın!! Ve asla pes etmemelisin. (Bir anlık gaz da olabilir ama yine de söylediklerim yabana atılacak gibi değil) Zora talip olmalısın. Basite göz kırpmamalısın.
Ama, ama, bilemiyorum ki. Lafla da olmuyor ki. Teorik olarak söylenen bu sözler uygulama noktasında beni paradokslara sürüklüyor. Dayanılmaz (yapılmak istenen) ile kaçınılması gereken (yapılmaması zorunlu olan) arasında eziliyorum.
Hayır ezilmiyorsun!. İkisi arasında güçleniyorsun. Ama çok dikkatli olmalısın ve asla sapmamalısın (Bunları ben kendim mi yazıyorum, yoksa kendi kendine mi yazılıyor). Zor olan dikkat ister. Ve her zorlanma, her tahammül, her ızdırap, her kanına tuz bastırma, her zehir içme, her kaktüs ısırma ve her her, sonunda dayanılmazlığı ve çile derinliği orantısında felahı, sükuneti, ruhani (asıl,büyük, gerçek) zevki, (adn değil) firdevsi ve sonsuza uzayan âli süruru verir. Ve ona ulaştığında (galebe) ekstradan bir de kazanılan mücadele yolunda verilen çabanın ve çekilenlerin mutluluğunu içersin. İçersin de “ne güzeldi”, “çok zorlanmıştım”, “o zamanlar dayanamıyordum” dersin ve “yaşanılası zevk” bu olsa gerek dersin. Bir de anımsarsın çileli günleri de “Ama bunu ancak yaşayan bilir, bilen fark eder” dersin. İşte bunun hayali de güzel hem de çok daha güzel.
Şimdi âli güzellikleri ve senin bu aptalca (ve platonik olma ihtimalinin büyüklüğü ile de zül bir keyfiyet) güzellik anlayışını karşılaştır ve kendine olduğunu düşündüğün asil evsaf derekesinden karar ver. Olması ihtimalinin zayıflığı, mantıksızlığı ve sonranın sonrasındaki sorunların düşünülemez bile olduğu çok güzel, albenili, cazibedar, gönül alan, hoşa giden ve fakat fani, zevale mahkum, çıkmaza sürükleyici, aptalca, hödük, ebleh, dangalakça, hırtapoz bir dilber mi, yoksa aşılmaz sarp yokuşlara talip olma, geçilemez yollara girme, her adımda dikenlerin, ısırıcı böceklerin, kavrayıcı yılanların, ani çarpmaların, kendinden geçmelerin, balçıkta yürümenin olduğu, nefesinin kesildiğini hissettiğin, çıt çıkarmaman gereken, kımıldamaman icap eden çetin amma ve lakin avucundan görünmez dalga boylarında boşalan enerjinin verdiği sadece yaşayınca anlaşılan, attığın her adımda semaya doğru uçarcasına yükseldiğin, kuşların aşağılarda bulutların oralarda görüldüğü, çöl ortasında serin bir suyun başından aheste inişini hissettiğin, adeta vücudunun her yanından güneşi kıskandıran ışık tayflarının yayıldığını etrafından tekrar sana yansıyan kendi parıltılarını gördüğün, gözünü iyice sıkarak kapamış ağzın avaz avaz bağırıyor tüm kasların gerilmiş ve adeta ruhun cennetin içine girmiş gibi olduğun devasa hissiyat mı?
Evet, gittikçe batan, batmaya karşı tepki göstermek bir yana artık batmaktan zevk alır hale gelmiş, kendine gelmesi gereken hatırlaması gerektiğinin farkına varmış aptalımsı geri zekalı…
Bir dakika neler oluyor. Kendime gaz zehirlemesi yapmak üzereyim. Kendimi Jeanna D’arc gibi hissetmek istemiyorum. Kendimi olamayacağım ufuklara namzet görmek istemiyorum.
Neler oluyor. Ne yaptığımın farkında değilim. İfratlar, tefritler arasında ifritimsi bir mahluka dönüştüm. Ve işte kutsal kelime “Paradoks” Paradoks, paradoks, paradoks. Sonuca nasıl ulaşılacak. Yoksa aslında hiçbir zaman sonuca ulaşılamıyor mu. Yoksa gidişat sonuca ulaşma isteği ve arama (hep kendini bulma umudu içinde görme) üzerine mi kurulu. Aramak boşuna mı?
Tüm bunalar kendini kandırmaya mı dayalı?
Bir gerçek var ki. O benim çok hoşuma gidiyor ama şartlar hiçbir şekilde ben ve o ikilisinin beraber anılmasına müsaade etmiyor. Bunu kabul edip kendimi boşu boşuna hırpalamayayım.
Şükür ki herhangi bir şekilde o benim farkımda değil. Veya farkında mı? Bugün tam öndeki sıraya geçti. O my God! Ben tam kendimi ondan kurtulmaya ayarlamışken, bu geri zekalı diyelim ki bana göz kırptı. O zaman ne yapacaksın. Söyleyeyim ki tutarlı ve akıllı ve de zavallı olmayan birisi olarak kapıyı sonun kadar kapalı tutacaksın. Yine de sen bu olayı unut. Ve kendinin daha fazla zavallı hale getirme. Bir şeyin farkına vardın değil mi, bu duygusallığın (daha doğrusu duygusal fakirliğin) seni zillete sürüklüyor. Kendine ayıp etme. (Herhalde yine başa döndük). Buna son ver de rezil olma……….. (Allah’ım rahmetinle muamele et de beni bu durumdan kurtar, ve bana âli dert ver de sefil düşüncelerden beni uzak tut) Yok yok böyle dua da bana yakışmıyor. (Sadece)Allah’ım beni bu dertten kurtar.
Dellendim herhalde… Zaten paradoksların sonucu dellenmek şeklinde tezahür ediyor olsa gerek yoksa karşıt düşüncelerin presinden güçlenerek çıkmak begfdlgksdflhkjseotıapiıojsdşblsid
2002 11 01