00:25
Yatağa girmekten korkmuyor olsamda, çekiniyorum. Biliyorum, bir zamandan beri rüyalarımda hep garabet arzeden ürkütücü durumlarla karşılaşıyorum. Bu da bana endişe veriyor. Korkmuyor da değilim. Bilemiyorum niye ama her gece sanki birileri beni ziyaret ediyor, bana acı veriyor. Gecenin bir yarısı kafam patlayacak gibi oluyor. Özellikle de dişlerimin çeneme takılı olduğu kısımlar, ve özellikle de alt azı dişlerim; sanki hepsi komple yerinden çıkacakmış gibi oluyor. Felak, nas okuyorum yatıyorum. Vücudum adeta presleniyor vaziyette iken Ayet-el Kürsi’yi okuyorum (tabi rahat rahat okuyamıyorum, çünkü tüm vücudum gibi ağzımı da hareket etiremiyorum. Kalbimle okuyorum). Yine de sanki faydası olmuyor gibi. Her neyse… hüznüm kendimden uzaklaştırmaya çalıştım acıyı geceleri kabus yaşayarak somut sıkıntı hâline dönüşüyor olmalı.. Mantıklı bir açıklama da aklıma gelmiyor.
İşin sonu nereye varacak bilemiyorum. Her geçen gün borcum daha da kabarıyor. Borç alabileceğim, borç almak için borç isteme cesaretini kendisine karşı hissedebileceğim kişi sayısı da yok denecek seviyede denebilir. Ah bir türlü bilemiyorum ne yapmam gerektiğinini. Bilsem de ne olacak ki zaten. Hâlâ borç almaya devam etmem lâzım. Ve daha beteri; borçlarımı ödeyebileceğimi zannetmiyorum. Bakalım, merak ediyorum. İşin sonu nereye varacak?
Kendimi eskiden çok şey zannederdim. “Dünya ve ben” derdim. Bunu belki çoğu ergenlik dönemi sonrası kişi ve bir çok genç yaşıyordur. Benn…
Ben artık yokum. Yine dünya ve ben var, fakat bu kez tüm dünyaya meydan okuyacak benin yerinde bütün dünyadan korkan ürkek bir ben varım. Kader ben tarafından çizilemiyor, ve benim çizilmiş kaderi yaşamaktan başka çarem yok. Hakkımızda yazılana itaatsizlik etme lüksümüzde yok. Başa gelen çekilir.
Neyseki rahatla eninde sonunda öleceksin. Sabret ve düşün. Her geçen gün ölüm vaktine doğru geri sayım devam ediyor. Ve ne mutlu sana ki bu süreç farkında olmadan sona doğru seni sürüklüyor. Dayan, yirmi beşi gitti n-25‘i kaldı.
Sanki bu n sayısı küçük bir sayı imiş gibi geliyor. Evlenmeyi de pek düşünmek istemiyor gibiyim. Buna niye değindim bilmiyorum ama zaten az bir ömrüm kaldı ve zaten tabii denge icabı olması gereken diğer parça olmadan da ölüme giden yolda yalnız başma ilerleyebilirim. Aman herneyse bu konuyu kapat gitsin.
09:42 (ÇAğlayan)
Taksim’e gitmem gerekiyordu. Evde tüm haazırlıklarımı yapmıştım. Bilgisayardan almam gerekenleri aldım. Dün kurumuş olan temiz çoraplarımı giydim. Temiz pantolonumu giydim. Saçımın dağınıklığını azalttım. Önündeki hafif lekeye rağmen beyaz tişörtümü giydim. Unutmamam gereken anahtarları aldım. Hemen şarzı biten cep telefonunu ve şarz cihazını aldım. Neredeyse tam olarak hazır oldum.
Otobüs durağına doğru giderken birden aklıma pasomun son kullanma tarihinin bugün olduğu aklıma geldi. Ama yapacak bir şey yoktu. Henüz saatinin dolmadığını ümit ederek otobüse binecektim. Artık Taksim dönüşü de yürümeyi göze aldıydım. Cebimde de bir milyon elli bin vardı ve hâlen aynı miktar duruyor. Durağa tam olarak varmadan önce iki otobüs durakta idi. Ve bu gayet normaldi. Çünkü benim gider gitmez otobüse binmemem gerekiyordu. Daha yeni geçen iki otobüsün ardından ne zaman geleceği belli olmayan bir sonraki otobüsü bekledim. Bir halk otobüsü geldi. Acaba binsemiydim diye düşündüm. Fakat bundan vaz geçtim. Çünkü öğrenci kartım yanımda değilmiş. Elimi cebime sokunca anladım.
Evet pasomu unutmuşum. Geri döndüm. Bari geri dönmüşken yol üzerindeki telefon kulübesinden ailemi arayım da para göndersinler diye düşünmüştüm. Geri dönüşte dalgınlıktan kulübeyi unuttum. Ancak eve girerken aklıma geldi ki, telefon etmeliydim. Umursamadım. Evi arasam ne fark edecekti ki? Ben onlarda para olmadığını bir kez daha yudumlayacaktım, onlarda benim parasız kaldığımı (yani parasızlıktan sonraki acayip safha) hissedeceklerdi. Karşılıklı üzüşecektik. Neyse dalgınlık ta iyidir.
Daha ne kadar sürecek bilmiyorum? Orta birden beri bu hep böyle oldu. Borç al, borç öde. İdare et. Sabret. Ümit et. Ümit et. Kahrol. İntihar et. Ama intihar. İntihar iyi bir çözüm ama. Uffffffff.
Ama şükret. En azından su an yalnızım. Ve rahat rahat ağlayabiliyorum. Evet, bunu yapabiliyorum. En azından bunu. Ne kadar güzel. Hıçkırıklar. Ağzın bir şekil alması. Sol elini alnına koyma. Zaman zaman iki elinle yüzünü örtme.
Ama bir dakika çok orijinal bir şey oldu.
Aynı anda hem ağladım, hep de güldüm. Bu ilk kez oldu. Bu duyguyu merak etmiyordum ama tattım. Bir duyguyu da merak ediyorum şimdi.
Acaba insanlar ölürken neler hissediyorlar.
Bu arada üçüncü peçeteyi de kendisine burnumu silerek harcadım. Peçeteleri yanlış hatırlamıyorsam 250-400 bin arası bir fiyata almıştım. Tuvalet için. Ama şimdi ben onları ayrıca bazı kereler yemek sonrası ve şimdi de gözlerimi silmem için ve burnumu silmek için kullanıyorum. Keşke sadece kullanabilseydim. Bir yandan akan gözyaşlarımı silerken, bir yandan da harcadığım bir peçeteyi daha düşünüyorum. Yüz peçetenin birinin daha eksildiği aklıma geliyor. Keşke tanesi bilmem kaç liraya gelen bu peçeteleri harcamak bana acı vermeseydi. Ama …
Bu surada canım sıkıntısı ile ne alakası var bunu da bilemiyorum ama winamp’ı açıp ne varsa kendime göre onu yorumlamak için play tuşuna bastım.
[ Büyük davalar büyük insanlar tarafından halledilir. İnsanın büyüklüğü iç aleminin büyüklüğü ile ölçülür. Kalbi ne kadar mazbut ise bir insanın o insan o kadar büyüktür. Kalbi ne kadar arızalı, pürüzlü ise o insan o nispette küçüktür büyük görünse bile.] şeklinde başladı.
“mazbut” ne demek bilmiyorum ama benim kalbim çok kırık belki bununla bir alakası vardır. Ya da ne bileyim, kimbilir ne demektir. Kalbim acaba mazbut mu?
Lügate baktım “zabt olunmuş, sağlam” demekmiş. Evet bunun benle bir alakası yok. Ama demek istediğim. O kadar kırılgan bir durumu içiyorum ki (her damlasının ağzımdan girişinden itibaren vücudumda ilerleyişini hissediyorum. Damlaların ilerleme boyunca değdiği noktalara kezzap etkisi yapması, yakması adeta geçtiği noktaları koparırcasına ilerlemesi hissetmemin seviyesini artırıyor) Artık aptallar gibi burç özelliklerime bakıyorum. Oradan kendimi mutlu edecek özellikleri buluyorum ve rahatlıyorum. Yetmedi mi? Yükselen burcun özelliklerini inceliyorum. Vay be ben neymişim!? Sonra aptalca çeşitli şeyleri kendime işaret kabul ediyorum. Böylece kendimi rahatlatmak istiyorum. Başarıyorum da. Rahatlamak istediğim için rahatlıyorum. Bu da öyle. Rastgele çalan bu hutbe pek bir anlam ifade etmedi. Ama ben yine de bundan bir şeyler çıkarmaya çalıştım.
Ve devamı
[Kalbin mazbutiyeti de ahirete ve Allah'a bağlılığıyla ölçülür. Kim Allah'la ciddi münasebet içinde Kur'an'ın yolunda ve Resul-i Ekremle münasebet içinde ise kalbi mazbut demektir...]
Dedim ya bunun benle alakası yok. Ah Allah’ım hayallerimden ne kadar da uzağım. Kapasite. Doğru. Sorun yapma sen sadece kapasiten kadar sorumlusun. Senin derdin belki kapasiteni büyütmek. Ama bu sevdadan da vazgeç. Kapasite olur, oluşturulmaz, oluşturulamaz. Serçe isen serçeliğini bil, kartallara özenme. Onlar kartal sen de aptal bir serçesin. Sen av olmamaya bak. Avlanmayı yapanlar var.
Ama nasıl olur?
Oohhffff!! Dengeyi git gide yitiriyorum. Tımarhaneye atılmalıyım. Zaten istediğim de bu değil mi? Tek kişilik bir oda. Kimse beni rahatsız etmesin. Aaa ne güzel ağlayada bilirim. Kesinlikle.
Al işte. Deli sayılmazsın, akıllı da değilsin. Zaten problem de bu. Ne idüğü belirsizlik…
Daha fazlasına gerek yok. Dördüncü peçete de boşa gitmesin. Gidip elimi yüzümü yıkayayım. Hem yarım saat sonra çıkacağım. Ancak kendime gelirim. Ağlamış olmamın kalıntıları da bu sürede silinir.
ALLAAAAAAAAAAAAAH’IM NE OLUR BİR YOL LUTFET!!