Bilmiyorum, bilmiyoruz. Belki böylesi daha güzeldir. Hatta bunun için ‘belki’ kelimesini bile kullanmak da gereksizdir. Ne? Ne olacak? Ne olmalı? Nasıl?
Kim bilir?
En iyisi olması muhtemel işler için olabilecek en yüksek performansı sarfedip sonrasında mağlubiyeti kabullenerek sonucu beklemek. Ne istediğini bilmeyen birisi nasıl bir sonuç umabilir ki? Deniz ortasında sürüklenen bir nesne karaya mı çıkacağını, bir adaya mı gideceğini, yutulacağını mı yoksa ne olacağını nasıl anlayabilir ki?
Aktif bekleyiş. Bu olsa gerek. Belki boşuna bekliyorsun ama beklerken aktif olmak da bir çeşit sonuca ulaşmış olmak olarak kabul edilebilir. Bekleme hâlini aktifleştirmeyince geriye pasif sızlanıştan başka bir şık kalmıyor. Ağlayıp, gözyaşlarınla içinde yüzdüğün suların daha da yükselmesine yardım edersin. Yani fasit daire.
Kendimizin fesatları ile karmaşıklaştırdığımız daire.
Dedim ya! Belirsizlik, bilinmezlik. Ne, niçin, nasıl? Çaresizlik. Belki de gözyaşı dökmek daha iyi bir şıktır. Neden olmasın gözyaşı yoğunluğu, suyun yoğunluğundan fazla ise, akıtılan her gözyaşı yüzülen suyun özkütlesini artırır. Böylece batmak da zorlaşır.
Ama nereye kadar? Bir sahil henüz görünmediğine göre her geçen zaman kendini daha da ağır hissetmene neden oluyor. Bu aşamadan sonra ağlamanın yoğunlaştırıcılığı da etkisiz oluyor.
Allah’ım ne olur beni günahlarımla kabul et de, tahammülsüzlükten dolayı parçalanıp yem olmaktan kurtulayım. Zira bu bekleyiş dibe çöktürücü, yorulup kalıcı bir sonuca değil parçalanıp dağılmaya gebe.
Bir şeyi biliyorum ki sahil-i selamete çıkmak ancak sana bağlı. Ne olur ferahlatıcı bir sonuca ulaşabileyim..