Dünyayı nasıl algılıyorum ya da algılıyorsun? Dünyayı biraz farklı bir şekilde bir ölü veya her an ölebilecek birisi gibi, düşünülmesi gerektiği aslolan biçimde, farklı şekilde algıladım.
Neden? Niçin? Durduk yerde dünyayı niye fani olduğunu hissederek düşündüm?
Kendimi yarı ölü, yarı diri gibi görüyorum. Hatta belki de yanılıyorumdur. Belki de ölüyümdür. Aman Allah’ım! Yaşamak ve ölmek. Biri diğerinin sonucu mu, yoksa süre giden bir gerçeğin iki parçası mı?
Niçin durduk yere böylesi düşüncelere kapıldım, yoksa bir şey mi oldu?
Evet.
Sabahleyin, sabah namazını kıldım, ardından içimden gele gele ile gelmeye gelmeye arası kendimi zorlayarak uzun tesbihatı yaptım. Tabi bu sırada gözüm önümdeki yatakta idi. Tesbihatın ardından Haşr Suresinin son ayetleri olan “Lev enzelne”yi okudum. Kur’an da okumak istiyordum ama bu isteğime uykumun da olmamasıyla beraber yine de yatağa girdim.
Birkaç beş dakika sonra zorla uyudum…
Ve uyandım.
Uyandım mı? Uyanacak mıydım? Normalde beklenen uyku sonrası gözleri açmak ve hayata devam etmek mi?
Uyanmadım. Öldüm.
Uyanmak ömür boyunca yaklaşık 365*n kez yapılan bir şey ama ölmek normal şartlarda sadece bir kez olan ve diğer tüm her şeyin sürecini sona erdiren bir olay.
Ve olağan dışı ölümler, ölümden dönmeler, yarım ölümler… Ağır hastalar, ölmek için gün sayanlar daha iyi anlar. Hayatın akışı içinde bir işten diğerine koşanlar, günün yirmi dört saati, haftanın yedi günü kendisine yetmeyenler veya can sıkıntısından yapacak bir şey bulmakta zorluk çekenler bunları pek anlayamayacaklar.
Ölümün beklenmesi, ölümün hissedilmesi. Çok değişik ve gerçek.
Hâlbuki yatağa girmeden önce euzu-besmele çekmiştim. Genelde sağa doğru yatarım. Zaten o sırada da sağa doğru yatıyordum.
Birdenbire!!!
Her zaman çalan saatin gıcık edici sesiyle birlikte uykunun yarıda kesilmesi şeklinde, tam olarak açılmakta zorluk çeken gözlerle uyanırdım. Bu kez öyle olmadı. Bu kez sanki maç sırasında top peşinde koşan birisi gibi uyandım ya da uyanmış olmak gibi bir şey.
Pompanın geriye çekilmesi ve içerideki havanın pompayla beraber geri çekilmesi gibi bir şeyler ortadan kaybolmaya çalıştı. O kaybolurken ben uyanık kalmak için uğraştım. Uyanıktım ama dizimden aşağısı, el bileklerimden ilerisi kıpırdayabilme istidadından yoksundu. Sanki bir şeyin üzerinden o şeyin tüm yüzeyini saran örtünün yukarı çekilmesi ile örtü altındaki nesnenin yavaş yavaş görünmeye başlaması gibi benim de el ve ayaklarım ilk açıkta kalan kısımlarım oldu.
Ne oluyordu? Yoksa ölüyor musun? Biraz erken olmadı mı? Ama daha beklemiyordum! Ne kadar garip, şimdi ölüyorum işte!
Eyvah! Şimdi ne yapmak gerekiyor? Ailem ölümümü nasıl karşılayacak? Ne kadar da üzülecekler. Üzülmeleri kısa sürse bile, daha onlar için bir şeyler yapacaktım.
Peki, burada kalan cesedim… Kapıdan ilk giren kişi bir cenaze ile karşılaşacak. Bir sürü işleri güçleri arasında bir de benim cesedim. Ailem, cesedim…
Ölüyorum. Buraya kadarmış. Her şey bitti işte.
Şimdi ne okumak gerekiyordu? Acele etmeliyim. Neredeyse ruhum tamamen çıkacak ve okuyamayacağım. “Kelime-i Şahadet”. Nasıldı? “La ilahe illallah?”. Hayır. Bu kadar kısa değildi.
Neydi? Hemen hatırlamalıyım. İmansızlar bunu söyleyemez. Ben imanlıyım. Niye aklıma gelmiyor?
“La ilahe illallah?”
Gittikçe çıkıyor. Ayakları boş ver. Bari elleri kurtar. İleri ittirmeye çalışıyorum fakat çabam işe yaramıyor. Kesin öleceğim. Hiç pişmanlık göstermiyorum. Cennete garanti gideceğimden emin değilim, cehenneme gidecek kadar da tedirgin değilim. Sınavda yüz üzerinden kırkla atmış arası not bekleyip, geçme notu olan elliyi bekleyen birisi gibiyim. Umutsuz değilim. Fakat daha iyisi de olabilirdi.
Hadi hatırla artık. Ağzını kıpırdatamıyorsun, bari zihninle söyle.
Evet, aklıma geldi.
Oh be!
“Eşhedü en la ilahe illallah ve eşhedü enne Muhammeden abduhu ve resuluhu”.
Çıkmaya çalışan ruh tekrar yerine oturdu. Vücudumla ruhum rezonans oldu.
Ohhh!!!
Hareket edebiliyorum. Ölmedim. Yaşasın!!
Ne yaşasın!?
Üfff!! Az kalsın ölüyordum. Hah, her tarafım hareket edebiliyor.
Oh be! Kıpırdayabiliyorum.
Neyse ki ucuz atlattık.
Bir müddet yatakta bekledim. Birkaç beş dakika falan. Düşünüyor gibi yaptım. Aslında hiçbir şey düşünmüyordum. Karşıdaki duvara boş gözlerle bakıyordum. Donuk, sessiz, düşünceli gibi ama düşüncesiz.
Gün boyu aklıma gelip durdu; ölüm gerçeği. Bunu yaşamak hayata olan bakış açıma ruh getirdi. Hiçbir şey peşinden koşturup kendimi mahvedecek kadar gerekli değil.
Elimdeki deneme sürümü programı kullanıyorum. Her an tarihi dolabilir, her an her şey olabilir. Ölüm o kadar yakın ki. Üzerimizde taşıdığımız ruh kadar bize yakın.
Gün boyu hep bunu düşündüm. Aklıma ne F geldi, ne de S, ne de evlilik, ne de BMW marka güzel bir araba.
Gün boyu aklıma hep aptal gibi yaşadığım geldi. Bomboş.
Kötü olan gün boyu hissettiklerimi unutuvereceğim.
Yok hayır!! Unutmayacağım.
Bunları belki bir daha hissetmeyeceğim (en azından gün boyu hissettiğim kadar) [asıl sürümü, gerçekten ölüm] ama bu günü de unutmayacağım.
Ölüm o kadar yakın ki, üzerimizdeki yelek kadar. Ölüm o kadar gerçek ki bir BMW ile giderken direksiyonu yanlış yöne çevirmek kadar.
Ve ölüm o kadar garip ki, aklımıza hiç gelmez, onu yaşayınca da geriye hiç dönülmez.
[Ve insanlar o kadar ilginç(aptal) ki, saçma sapan şimdiki son cümleyi yazarlar, ölüm konusunun hemen ardından]