Bu sabah yine rüyamda F’yi gördüm. Her zamanki gibi kendisini tam olarak göremiyorum fakat bir şekilde yakınlarımda oluyor. Bugün de rüya icabı basketbol oynuyorduk. Bir ara topu ben aldığımda o da nasılsa top bekleme pozisyonundaydı. Ben ise onunla muhatap olmamak için topla birlikte onun çevresinden dolaşıp potaya şut attım. Şutum tabi ki başarısızlıkla sonuçlandı. Ona ne pas atıyordum, ne de bir şekilde diyaloga giriyordum. Belki de ben pas istiyor(d)um.
Belki de olay onu sevmem veya onun beni sevip sevmemesinden ziyade benim gururumun incinip incinmemesi. Evet ya! Yenildim. Bu olmamalıydı.
Ne yapalım. Tamam, yenilgiyi de kabul ediyorum ve bunlarla ilgili beynimi meşgul etmek istemiyorum.
Aklıma gelmiyor(F)lar(X) değil. Çok geliyorlar. Sadece benim için somut anlam ifade eden bu iki dilberden başka tüm diğer onların hemcinsleri de dikkatimden kaçmıyor değil. Bayanların dişil karakterleri, kadınsı davranışları, (dekolte giyimler ve bunun paralelindeki kadınlığı alçaltan kadınlara has aşağılık davranışlar değil tabi) kucağındaki çocukla birlikte bir anne ve saire. Bunlar nasıl oluyorsa hoşuma gidiyor. Falan, filan…
Beynim doğal fıtri süreci ile ne kadar bu yönde ilerlemek istiyor olsa da, bazı realiteler bunları bir kenara itmemi gerektiriyor. Bir taksiyi ve benzer diğer dünyevi şeyleri bir kenara itmek gerektiği gibi. Ya da bir kenara itmek demeyelim de, peşlerinden koşturmamak diyelim. Böylesi daha mantıklı.
Bu arada, bu günlerde hayalini kurduğum bir gün karşılaşmayı umduğum kişiyi de boş verdim. Hiçbir kimse, hiçbir zaman, hiçbir şey. Beklemiyorum, ummuyorum, hayal etmiyorum.
Nefsin istediği şeyleri somut hâle getiren hormonal sistemin zorladığı her türlü duygu ve düşünce…
Ufffff! Ufff!
Kaos, kaos, kaos.
Denge ne ki?
Ne kadar da zor!!
Hangi taşı oynasam rakibin bir sonraki hamlesi bana “şah” çekmek olacak. Hayat bu mu? Yaşamak denen saçmalık bu mu? Satranç matranç oynamak istemiyorum.
Yaş yirmi altı. Bundan sonrası çok da önemli değil. Yarısı zaten geçti bile. Hiç farkına varmadan hep gördüğüm ama bir türlü ulaşamadığım ufuk çizgisine doğru koşmakla… Aslında koşmamam gerekiyor. Sonuçta koşmamın varacağı son nokta yine harap düşmüş olarak başlangıç noktam olacak, tabi eğer önüme çıkan okyanusları aşabilirsem.
Geriye doğru mu gitsem? Yok yok, buna da gerek yok. Benim geri dediğim yön başkasının ilerisi, benim ileri gitmem de birçoklarının ters yönü. Yani yönünde pek anlamı yok. Her şey anlamsız, her şey çok saçma.
Hah, haydi yaklaşıyorsun…
Mademki bu aptal dünyada mantıklı bir hamle yapmak diye bir şey yok, o zaman asıl olan, dünyanın da ötesi olan “gerçek dünya” için bir şeyler yapılabilir. Yapacağın her şeyin hedef yolunda mantıklı olduğunu bileceğin sonu gelmeyen yolda ilerlemek zorunda kalmayacağın, “şah” pozisyonu yaşamayacağın…
İyi de nasıl, ne yaparak veya ne yapmayarak.
Tekrar geri dönüyoruz.
Kaos, kaos, kaos.
Denge ne ki?
Ne kadar da zor!!
…
Bu hikâyenin sonu hiç gelmez. Nakarat (yirmi altı olan sayının her sene bir artması “while” döngüsü şeklinde ilerler, tâ ki günün birinde “stop” komutu gelene dek) sürer gider. Elinden gelenin en iyisi ve kesin olan bir şey; O(cc) adil-i hakim ve şüphesiz rahmet edicidir.
Şimdi rahatladım.
Tekrar geri dönmüyoruz, F’yi de X’i de ne pahasına olursa olsun bir kez daha hatırımızdan siliyoruz.
…..
Sorun biraz da “bilme” (veya “farkında olma”) sorunu. Biliyor olmak sorumluluk ve zorunluluk oluşturuyor. Bilmek mesul yapıyor. “Mesuliyet duygusu”nu unutmak, unutmaya çalışmak yalnızca kendini kandırmak ve deve kuşu gibi başını kuma gömmek oluyor. Sen kafanı kuma gömsen de eninde sonunda başını geleceği önleyemeyeceksin. Günün birinde defterin eline tutuşturulacak ve hesabın sorulacak.
“O gün” yanmak istemiyorsan şimdi tutuşmaya, yanmaya bak.
- İyi yanmalar!
- Suus! Sakın bir söz söyleme!
- Ni ho ha ha! Nereye kadar? Kaçtığını mı zannediyorsun. Ayağının altındaki basit yürüyen bandın farkında değil misin?
- Tamam. Farkındayım. Başımı kuma da gömmeyeceğim de, ne yapmam gerektiğini bilmiyorum.
- Onu ben de bilmiyorum. Zaten heyecan verici olan da bu ya!
- Kafam karışıktı. Şimdi iyice allak bullak oldu.
- Hih hih hi. Olacak tabi! Sana bir önerim var, kendi aptal kapasitenle hiçbir şey yapabileceğin yok. Sen en iyisi mi, bir topluluğun herhangi bir parçası ol. O aptal egon, o salak kendini bir şey zannetmen seni doğru ve berrak olana götürmeye yetmiyor ve asla yetmeyecek. Bari şu dâhiyane sonuca, “cemaat”in bir kıyısına yapışmaya yanaş da canını kurtar.
- Bak bu işe yaradı. Vay be gerçekten de çok mantıklı. O aptal zekân, en azından sana kendinin yetersizliğini kabul ettirip, sana kafasız olduğunu anımsattı ya. Sen gerçekten akıllı adamsın ha!
- Ha! Ne? Ne diyon ya? Son kısmı anlayamadım.
- …
- Sana diyom. Son cümlede aptal, kafasız, yetersiz gibi kelimeler mi geçti, yoksa ben mi yanlış duydum.
- Tamam, tamam. Hepsi geçecek.
-B şiir-
Been, farkındayım.
Birçok şey biliyorum.
Been, akıllıyım,
Birçok şeyden haberim vaar.
Biliyor musun? Bilmek çok acı,
Bir de ‘fark etmek’ kesinlikle berbat,
Bilmemekte çok saçma
Bilmekte çözüm değil,
Bilmiyor gibi mi yapmak?
Bunu da yapamam.
2004 08 15