Olay aslında ne F, ne de X olayı ve ne de tüm diğerleri (A,S,C ve aklıma gelmeyen diğerleri) Olay aslında benim bir erkek olarak sahip olduğum hislerimin gereksinimi olan karşı cinse bir şekilde ulaşıp ulaşamadığım. Bu, çağımızda benim gibi bir sürü kişinin farkında olarak ya da olmayarak yaşadığı veya yaşamaktan sakındığı gerçek.
Bu bir imtihan mı?
Evet, bu bir imtihan. Biraz kafa yorunca “Allahumme ecirna min şerrin nisa” (bu arada, bayanlar bu duayı nasıl yapıyorlar. Belki günün birine sorabilirim) duasının gerekliliği ve gençliğin (spesifik olarak bekarların) kavgasının böyle bir imtihan olduğunu gösteriyor. [Dibe batmak ya da zirveye çıkmak. (bunu da öylesine söyleyesim geldi)]
“Taşıyamayacağı yük yüklenmez” ifadesi ve çıldırma eşiğine her defasında daha da yaklaşmak (bu yaklaşma her yaklaşışın bir önceki mesafenin yarısı kadar olup olmamasıyla ilgisi yok). Gayr-i ihtiyari akla gelen “Allah’ım yardımın ne zaman?” Bu cümleyi belki de söyleyemem. Belki de (kesinlikle) zaten yardım içindeyim. Ve zannedersem F olayında da X olayında da olaylar çok daha berbat noktalara ulaşabilirdi. Dualarım daha fazla hırpalanmamı engelledi.
Peki, bu, imtihandan ayrı bir şey mi?
Kader ağını örerken karşımıza çeşitli seçim zamanları sunuyor ve irademize alternatiflerden birisini seçtirtmeye çalışıyordur. Peki, ama bunlar (F ve X) seçilmesi gereken şıklar mıdır, değil midir? Tam olarak “değil” de diyemiyorum. İkisi de o kadar çok çekiyor ki.
Hayatın akışında önümüze çıkan alternatiflerde seçim hakkımızı kullanmalıyız fakat karar verip dokunmaya hazırlandığımız düğmenin karanlığı yırtan ışığın tetikleyicisi mi, yoksa ayağının yanındaki patlayıcının fitilinin ateşleyicisi mi olup olmadığını nasıl anlayabiliriz?
İçimden gelen ses düğmelere dokunmamamı; ışık olmasa da, bomba riskinden dolayı bundan kaçınmam gerektiğini bağırıyor.
…
Nereye kadar? Nereye, nereye?
Sevme olayına gelelim. X’i ele alalım.
Gördüm, daha ilk andan itibaren helezonun içine düştüm. Sebepsizce hiç tanımadığım birisine âşık olmak dedikleri şeyi yaşadım (ve yaşıyorum, kurtulmak üzereyim, en azından bir daha onu görmemeliyim, görmemeliyim, görmemeliyim. Bunları derken bile beynimde onu görüp saçma sapan bir mutluluk hissediyorum).
Peki; ne, ne?
“Sebepsizce” kelimesini inceleyelim. “Sebepsizce”, yani hiçbir nedeni olmadan. Böyle mi? Sebepsiz değildir, bir sebebi vardır da bunu araştırmak “âşık” olma olayının ulvimsi statüsünü zedeler.
Sebep? Ben, etken,, seven; o, edilgen,, sevilen. En azından ilk başlangıç itibari ile benim gözlemlerim ışığında.
“Sevme” olayında karşı taraf hiçbir şey yapmamak dışında bir şey yapmıyor. Sadece oturuyor ve bana (müşteriye) bakıyordu. O beni henüz müşteri olarak algılarken, ben ona çarpıldım.
Sebep?
Bu sebep acaba benim “sevmek istemek” duygumun tezahürü mü? [Bir ayrıntı 1: onlarca, yüzlerce kişi arasından sadece ikisi. Bir ayrıntı 2: ikisini de sadece yüzleri ve gözleri itibariyle sevdim. Dekolte olup olmamaları parametre değildi. İkinci aşamada dekolte olmamak önem kazanıyor.]
Evet ya!
Sevmek isteği.
Mesela; bu ikisinin olmadığı yalnız bir adada birkaç bayanla kalsam, eninde sonunda içlerinden birisini daha fazla sevmeye başlayacağımdır. Çünkü “sevmek” istiyorum. Çünkü buna ihtiyacım var. Seviyorum çünkü böylece rahatlıyorum. Tıpkı sadaka veren kişinin, tatlı bir çocuğu seven birinin, rahatsız olduğu dağınıklığı düzeltme zahmetine katlananın yaptığı gibi.
Adam, herhangi bir konuda başkalarının yapamadığı fedakârlığı yapıp, bir davranışa giriyor. Onu görenler “Ne kadar iyi birisi, şöyle güzel bir şey yaptı” diyorlar. Hâlbuki o güzelliği yapan kişinin güzelliği yapmak için harcadığı enerji, yapmadığı zamanki enerjisinden daha az olacaktı. Yaptığı iyilik için beş birim enerji harcarken, o iyiliği yapmasa on beş birim enerji harcar.
Kanepede oturuyorsun ve yerde iki tane çekirdek kabuğu görüyorsun. Çevrendekilerin bir kısmı bu kabukları hiç görmüyor, bazıları görüyor dikkatini çekmiyor, bazılarının dikkatini çekiyor ama umursamıyor, sen ise eğilip o kabukları oradan kaldırıyorsun. Sonra oradakiler “Vay be işte bu! Adam ne kadar temiz.” Diyorlar. Hâlbuki sen o kabuğu, ondan rahatsız olduğun için, yerden kaldırdın. Onu oradan alarak, gözüne takılıp seni rahatsız eden pislikten kurtuldun. Yani kendini rahatlattın.
Şimdi ne alakası var?
Dedik ya! Sevmek istiyorum ve bunu bir şekilde tatmin etmek istiyorum.
Şimdi F’yi salla, X’i salla (oof, of!). Sonra rahatlayacak mıyım? İkisini unutup gitsem de sıradaki karşıma çıkacak. Kaçtıkça peşimi bırakmayacak. Acı olan, gittikçe artan arzumu sonlandıracak kişiye kavuşma vaktimin ne zaman olacağından bihaber olmam. (Ölüp cennete gitmek mi? Ah keşke…)
Kucağındaki gülle hedef yolunda ilerledikçe taşınamayacak hâle gelmekte ve sen bu yükü nereye taşıdığını bilmiyorsun.
“Sisli ortam parametresi”
Bu parametre. İşte bu. İşte yıkıcı olan da bu değil de ne?
Sisli düz yolda koşmaktansa, engelli pistte koşmaya razı olmak. İşte bu!
İmtihan mı, değil mi? Nasıl bir imtihan? Kaybettikten sonra imtihandan geçtiğimi fark etmek istemiyorum.
Ve eğer imtihansa; çatlamak üzereyim.
2004 06 05