İşler sanırım yoluna girdi (gibi). Dershanede çalışmaya başladım. Maaşım bile var. Hem de yedi yüz milyon, yani toplam borcum olan meblağ kadar. Allah’a sonsuz şükürler. Şu “fani” dünyadaki en büyük dünyevi problemim pansuman oldu. İnşallah devamında kalıcı çözüme de kavuşurum.
Şimdi ilk sırada hâlâ bitmemiş olan okulum var. Fakat bunu problem yapmıyorum, nasıl olsa bir gün bitecek ya da günün birinde artık diplomaya ihtiyaç duymayacak pozisyona gelip belli bir değer ifade eden, ona muhtaç kalanların can simidi “kağıt parçası”nı boş vereceğim. Bu konunun sonunun ne olduğu da o kadar önemli değil.
Yazarlık olayı mı? Bu da garip bir hâl içinde. Bir yazım çıktı. Bundan kendimin derginin piyasaya çıkmasından yirmi beş gün sonra haberim oldu, çevremdekilerin ise daha şimdilerde haberleri oluyor. İnsanlar “yazar” denen sıfat denebilecek kelimeyi şahsım ile yan yana kullanıyorlar. Bu hiç umurumda değil. Yazar olmak ne amacım, ne beklentim, ne de çok övüneceğim veya gurur duyacağım bir şey değil. Yüzlerce, binlerce aptal yazar varken bu “yazar” kelimesi fazla bir şey ifade etmiyor. Belki gerçekten ürettiğim ve kendisiyle gurur duyacağım birkaç eser ortaya koyarsam o zaman iyi olur.
Da! Ne yani? Bu mu? Dünyanın en iyi veya popüler yazarı bile olsam bu ne anlam ifade edecek? Cenneti garanti edecek, cehennemden kesin kurtaracak ve asıl amaç olması gereken Allah (cc) rızasını bana kazandıracak mı? Tüm cevaplar olumlu olsa bile bunun için de zaten yazarlık yapmama sanki gerek mi var?
Dünyanın en mükemmel ……. [bu kısım herkes için kendi özel en uç hayali ve ulaşabildiği ve ulaşabileceği en son nokta]‘sında olsam bile, bu mutluluğun, sağlığın, gülümsemenin, gülümseyebilmenin, ölümsüzlüğün, huzurun ve en önemlisi öbür (ve asıl) dünyanın garantisini bana verebilir mi?
Soru bu!
Cevap ne?
İkinci sırada diğer sorunlarım, yani hiçbir şey var. Maddi yetersizliğim bütün her şeyi benim için birer sorun hâline getiriyordu. Bundan böyle -inşallah- sorun yapmaya değer bir şey şimdi olmadığı gibi olmaz.
Şimdi bu basit can sıkıcı durumlardan sonra asıl mevzuumuza gelelim.
Hayatımın kalan kısmı. (Tamam çok büyük bir terslik -ki olmaz inşallah- olmazsa iyi geçecek). Bundan sonrası. Her şey borçsuz bir hayat, mutlu bir gelecek, problemlerden uzak gülücükler saçılan “herhangi” bir hayat mı? Daha büyük amaçlar olamaz mı? Bu dünya tamam diyelim, o zaman her şey bitmiş demek oluyor mu? Kaç kere söyledim, düşündüm, düşündün; atmış, yetmiş yıl için değmez.
Yani..
Yani ebedi hayat. Ebedi hayat için bir şeyler yapsak.
Hı! Ben mi?
Evet ben, sen, (onu -üçüncü tekil şahıs- boş ver. Ben ve sen).
Soruna gittikçe yaklaşıyoruz. Birden söylemek istemiyorum ama fazla uzağında da sayılmayız.
Bir şeyler yapmak. Cihat. Günümüz anlamında cihat. “Emr-i bil ma’ruf ve nehyi anil münker”. Yapabileceğin şekilde, elinden gelenin en iyisini yaparak.
Kestirme. Yurt dışı. Bir yerler. Herhangi bir yer. Veya gitmenin en optimum alternatif olduğu ülke. “Kendine yaşamak için dünyadan istediğin bir yeri seç.” Sorusuyla muhatap olup, elinde olmadan doğduğun yer değil, kendi hür iradenle seçtiğin başka bir yer. Seçim senin. Fark etmezse, zaten fark etmez.
Bu soruyla direkt alakalı olmuyor gibi görünen ama derinlerden gelen büyük, klasik sorun. Bir eş. Bir eş. İki de, üçte olur, fakat en azından bir tane. En azından bu dünyada idareten bir tane, bir tanem olabilecek bir kişi.
Bu gerçek. İki şeyden birini seçtirmek zorunda kaldırıyor. Başka diyarlar mı, bir güzel mi? İkisi bir arada olamaz mı acaba? Maalesef bunu düşünemiyorum bile, hayalini bile kurmaktan acizim. O kadar uzak görünüyor ki! Bir kitap yazmak, bir senaryo yazmak, bir BMW’ye sahip olabilmek bile daha “olabilir” geliyor.
Ben mi abartıyorum? Keşke abartıp abartmadığımı ve daha bir çok şeyi fark edebilseydim. Kendimi kumandası başka birisinde olan, nereye gittiğini bilmediğim, üzerinden de kalkamadığım uçan bir koltukta oturuyor gibi hissediyorum. Ben ne yaparsam yapayım, o koltuk bir yerlere götürülüyor.
Her an ayağımın altından, kıyısında beklediğim kuyunun kenarındaki toprak derinliklere doğru kayıyor. Zeminden gidiveren kumla uğraşacak takatim yok, zira dengemi zor koruyorum bir de onunla uğraşamam.
Bir böcek gibiyim. Her yanımda gözlerimi kamaştıran mavi, pembe, kırmızı, sarı ışıltılar var. Bu, başımı döndürüyor, dengemi muhafazada zorlanıyorum. Ortalarında bulunmaktan başka alternatifim olmayan dönen güçlü pervaneler beni kendine doğru çekiyorlar. Ne yana gitmeye çalışsam boyumdan büyük pervanelerden birsi beni kendisine doğru çekiyor.
Ah! Bu ne cazibe, bu ne çekmek, bu ne çekicilik. Bu ne kendini kaybetme temayülü. Bu ne renkler hevengi; bu ne güzel koku, bu ne güzel kıvam, bu ne güzel sanat, bu ne muhteşem .. … ? …. ? …. ?….,,,
Ve:
Bu ne muhteşem yalan!!
Saatlerdir uçuyorum. Kanatlarım beni taşımaktan öte o kadar güçsüzleşti ki artık kendilerini taşımaktan acizler. Ve ah! Ve daha kötüsü olay sadece uçup uçmama olayı değil. Bu ne imtihan!? Bu bal beni çekiyor. Bu efsun beni benden alı koyuyor. Belki biraz daha uçabilir, uçarken ölebilirim. Fakat bu bal. Uçmaktan yorulmamış olsam da, çok da zinde de olsam bu bal. Bu bala konmak istiyorum. Bala konduğu için ölen diğer böcekleri göremiyorum, ama gerçek şu ki asıl sorun onları görmek istemiyorum. Ama ne yazık ki (çok şükür ki) bala konan böcekleri biliyorum. Bilmemeye çalışsam da, başım dönse de, tüm ağırlıklar üzerime çullansa da bunu biliyorum.
- 1- Bala konmamalıyım.
- 2- Çok yoruldum, kanatlarımda fer kalmadı.
- 3- Uçabilirsem, yurt dışına uçmalıyım
İkisini de istiyorum. Biri bile bana çok uzak. Biri diğeri olmadan olmaz. İkisi de birbirini engelliyor.
F’yi, X’i değil; F ve X cinsinden aşkı ve bakiyi istiyorum. Mümkünse ikisini birden istiyorum.
Peki sadece birisi olursa. Birisi, diğerisiz olmaz ama baki olan için yeni bir formül bulunabilir. Sonuçta “yapabildiğinin en iyisi”ni yapman gerekiyor.
2004 08 27