Azap…
Bir kaç saat sonra benim için çok önemli bir vize var.
Hiç istemediğim bir ortamda, bekar hayatı ortamında yaşamak zorundayım.
Ailemden, onları unutmaya başlayacak kadardır uzağım ve onları istediğim zaman göremeyecek pozisyondayım. Daha da kötüsü beni okutmak için verdikleri onca gayretten sonra yaşadığım bu minnet duygusuna karşılık veremiyorum.
Romantik boşluğumu dolduracak bir adım atmam bile mümkün değil, yani romantik süreçte sorun yaşayan birisi bile değilim.
Hâlâ bir sürü borcum var.
Yalnızım, bir kaç iyi arkadaşımın da çok çok uzağındayım.
Hayal kırıklığı içindeyim. Sahip olduğum yeteneklerimin hiç bir işe yaramamasını sadece izleyebiliyorum.
Günahların vakumunun çekim alanı içindeyim. Vakuma kendimi bıraksam olmaz, hiç bir şey yapmasam olmuyor gibi.
Ve en kötüsü tüm bu yaşadıklarımın sonunu göremiyorum. Sisli bulvarın ötesini bilmiyorum. Hapishanedeyim ve ne zaman buradan kurtulacağımı bilmiyorum.
Cehennem azabı nasıl acaba? Bari onu yaşamasam.
Geçen bir laf duymuştum; “Öyle bir hayat yaşa ki, ölümün iftarın olsun” gibi bir şeydi. Yani aslında bir sürü yemeği yiyebilecekken, yeme de oruç tut. Tamam öyle iken iftar yapılabilir. Peki zaten yiyecek bir şeyin yokken aç kalmak oruç olurmu ki? Yokken zaten oruç sayılmaz, varken de oruç tutmak her babayiğidin harcı değil.
Diyeceğim şu ki, ne desem işe yaramıyor. Hayat, bakiye müteveccih işler yapmak dışında sonunun gelmesini arzuladığım saçma sapan bir acı süreçten başka bir şey değil.
2005 10 17