Bir kaç gündür “TUTSAK” isimli tretmanı yazmak için uğraşmıştırm. Amacım o treatmanı bugüne, şu ana, bu andaki seminere yetiştirmekti. Tretmanı yazdım, bitirdim tam şimdiye yetiştirdim fakat.
Fakat şu an seminerde değilim. ..tv’nin çok değerli, geniş düşünceli seminer düzenleyicileri ikrar ettirmek için aradığım telefonda sanki kendi düzenledikleri seminerden habersizmiş gibi, sanki 1 Ağu. 05 tarihine kendileri randevu vermemiş gibi davrandılar.
Yaaa…
Tretman boşa gitti (“boşa gitti gibi değil belki hayırlı olmuştur” diyecektim fakat dememem gerekiyor. Demem ve dememem anlam ifade etmediği gibi zayıf karakterli aptal insansı özellik olan her şeyi zihninde tasarladığı gibi ilerliyor zannetme fikri de saçma sapan bir düşünce.). Şimdi seminerde olup aydınlanacakken, burada Anastacia’nın “Left Outside Alone” şarkısı çalıyorken işe yaramaz bu yazıları yazıyorum.
“İşe yaramaz” olayı şöyle de ifade edilebilir: bir kez daha bir anahtarı denedim ve kapı yine açılmadı. Ve kapıları zorlama ile zorlamama gibi düşünceler. Başka anahtarım var mı? Olmasa bile hammaddem var.
Ve şimdi de itiraflar…
Ni ho haha hhaa!!!
Genlerim, beni tüm diğer insanlardan ayıran genlerim. Onlar benim programım. Onlar benim problemim, onlar benim hayat senaryom. Ve kader. Genlerimin baskı yaptığı iç yanımın dış dünyadaki etkileşimlerini sağlayan dış genlerim. Belki de sosyal genlerim de denebilir.
Bir: bunu baştan kabul etmeliyim. Yani ben ne yaparsam yapayım, ne kadar çabalarsam çabalayayım, ne kadar genlerimin istediklerine ulaşmak istesem de, bu, her şey demek değil.
Genlerim bana fizyolojik, psikolojik ve xolojik bir özgün dünya sundu, sunuyor. Bütün davranışlarım, hatta genlerimi devre dışı bırakma girişimlerim bile, öyle istemem bile iç dünyamın bana diktesi, genlerimin benim dünya hayatımdaki pratik yaptırıcısı.
İki: sosyal çevre.
Bu, “ben”le, bu “kişiliğim”le alakalı olsa da kendimin seçmediği çevre, sonradan seçip girdiğim dünyalar da içimdekilerin açığa çıkması için bütün şartların yerine getirilmiş olması demek değil. Ne kadar güçlü bacaklarım da olsa, ne kadar yorulmak bilmesem de, ne kadar aşmış olsam da nihayetinde üzerinden daha hızlı koşmaya çalıştığım yürüme bandı diğer yöne giden başka bir aracın üzerinde. Kimisi ters yöne koşar, düz yola gider, bu da başka bir realite.
Peki bundan şikayetçi miyim? Hayır. Yani imtihan dünyası denen bu misafirhanede her şey istediğim gibi gidiyor olsa zaten yaşamamın bir anlamı olmazdı.
Şimdi iç dünyam, genlerim bana alttan alta çeşitli telkinlerde bulunuyor. Diyor ki; zengin olmalısın, araban olmalı, karın çok sevdiğin sana göre çok güzel birisi olmalı, özgür bir işin olmalı, çocukların da zeki ve yakışıklı olmalı, sağlıklı olmalısın, o olmalısın, bu olmalısın. Bunlarda ne var? Bunlar herkesin içinden gelen sesler. Lanet olsun bende bu sesler çok fazla çıkıyor. Halbuki hayatta her şey mükemmel olamaz. Her şey mükemmel olursa tıpkı birisinin desteğiyle yürüyen bisiklet sürmeyi bilmeyen kişinin bisiklet sürmüş olmaması gibi olur.
Ama…
Bir gün güzel bir arabaya binecektim. Arabanın arkasında azametli bir genişağızlı kılıç ve ortasında da risale fontuyla OSMANLI TORUNU yazacaktı. Yanımda tam tesettürlü çarşaf giymiş hanımım olacaktı. Müzik olarakta bu tabloya uygun bir müzik çalacaktı. Hanımımla birlikte bahçesinde pembe, beyaz, kırmızı güller ve daha bir sürü güzel kokan çiçekler olacaktı.
Ahh aptallık!! Ahh çocukluk!! Niye böyle bir hayal kurma gereği duydum da hep alttan alta bu fantastik hayallerin acısını yüreğimde duyarak her başarısızlığın ardından hayallerime ulaşamama endişesi yaşadım. Her defasında bu hayale ulaşma gereksinimim yüzünden bu hayalin aksindeki her milimetrelik uzaklaşmayı kendim için uçurumlardan aşağıya yuvarlanma olarak algıladım. Ah niçin! Ah niçin hep kapasitemi zorlamak zorunda kaldım. Ah neden daha orta üçte “iyi bir üniversiteyi kazandınız” yazısını okuyor gibi oldum. Ahh, ahhh!! Niçin daha ilkokulda yazar olmayı hayal ettim. Niçin daha lisede yirmi dört yaşımda iken ülke çapında anlam ifade edecek bir şeyleri yapmış olmayı hayal ettim. Ah niçin. Niçin hayallere bu kadar aldandım ve niçin hayallerimi ulaşmam gereken birer put yerine koydum. Niçin kendimi bu kadar hırpaladım. Niçin bu kadar aptal oldum. Niçin, niçin, niçin.
Niçin cehennemimi hep beynimde taşıdım. Niçin her defasında hayal kırıklıklarına uğrayarak, fiyaskolar yaşayarak kahroldum. Niçin ruhuma bu kadar azap çektirdim. Niçin başkalarının ulaşmayı hayal ettiği noktalarda yaşıyor olmama rağmen kendimi hep yerin dibinde çamurlar içinde hissettim.
Ve en kötüsü. Hâlâ niçin bu saçma sapan hayallerin peşinde koşarak kendime işkence çektiriyorum.
Kısa vadede evlenmem mümkün değil çünkü istediğim şartlar gerçekleşmesi mümkün olmayan kuruntular. Sevebileceğim birisi ile karşılaşmam zor, karşılaşmayı umsam bile benim buna hazır olmam mümkün değil. Evlenmeme alternatifini düşünüyor olsam da bu lanet o…lar dünyasında iffetini korumak çok zor.
Bunlardan bana ne? Onlar yüzünden… paradoks, paradoks, paradoks.
Sevmek zorundayım. Karşı cinsi. Karşı cinse yaklaşamıyorum. Sevgimi aptalca hayallere ulaşmaya yöneltiyorum, onlarla teselli bulmaya çalışıyorum. Hedeflerim ulaşılamaz. Hedeflerime ulaşamıyorum. Ulaşmam mümkün değil. Hayal kırıklığı yaşıyorum. İçimde ümitler var. Ümitlerim yakıyor beni.
Son bir ayda kendimi psikolojik olarak oldukça rahat hissediyordum. Özgüvenim tamdı, sıkıntılarımı unutmuştum. Ta ki dün geceki göğsümde hissettiğim sıkışıklığa kadar. Bunu ecel olarak algıladım. Değildi. Akciğerle ilgili sorun olabilirdi. Bilemem. Psikolojim bozuk. İşte bu. Her ne kadar bazı şeyleri unutmuş olsam da aslında kendimi kandırıyorum. Alttan alta hep daha bitmemiş bir okul, ulaşılmazı imkansız denebilecek hayaller vardı. Ve bu patlak verdi. Sahteden gülen gözlerime rağmen, sıkışan göğsüm henüz işlerin yoluna girmediğini haykırdı. Bu son bir saattir de işlerin yoluna girmesinin çok zor olduğunu söylüyor.
Yüzleşmeliydim. Yüzleştim de.
Allah’ım (cc) ya canımı al da beni bundan kurtar ya da … ya da sı yok.
Bunu acaba üç gündür hiç para kalmamış olması mı tetikledi. Yoksa ..tv işinin bazı anlayışsızların yüzünden iptal olması mı? Yoksa romantik çarpıklığımın patlak vermesi mi. Yoksa içimdeki günah işleme lavlarına rağmen içim sızlamadan günah işleyemiyor olmam mı?
Beklediğim beni ittirmesini umduğum rüzgar bir türlü esmek bilmiyor. Yollar düze çıkacağı umuduna rağmen hep daha fazla çakıllarla ve dikenlerle sarmalanıyor. İlerleme adına attığım adımlar boşluğa düşüyor.
Belki de şunu aklımdan çıkarmamam gerekiyor.işler istendiği zaman istendiği gibi olmuyor. Hayat kafada tasarlandığı biçimde ilerlemiyor. Bunun böyle olduğunu zaten yirmi altı yırdır görmüş oldum.
Ve gerçek; bu, bundan sonra da o şekilde ilerleyecek. Kaçarak hiç bir yere varamazsın. Dikenleri yok bilemezsin.
Belki de adamlar haklılar; “yaşamak ölmektir” Metallica
O zaman niçin yaşamaya çalışayım ki?
Bütün tefeüllerim, kendimi kandırmaktı, zatımın acizliğiydi.
Bir gün sonra.
Şimdi de başım ağırıyor. Bunu sebebi psikolojik olabilir mi? Yine de…
Hayal kurmadan yaşamaya çalışacağım. Bir hafta. Hiç bir şey yapmadan. Aptalca bir hayat.
Pek zannetmiyorum. Onu şuradan anlıyorum ki; kitap okumayı iş saymazsak boş durdum ve canım sıkıldı, sıkılıyor. Bir şey yapmak zorundayım. Yapsam da olmuyor, yapmasam da.
Boşa al da bari benzin yakmasın..
2005 08 01