Dünyevilik ve uhrevilik skalası. Veya hayvansı zevk ile ruhani haz arasındaki gidişler, gelişler.
Yanılgılar. Bir de ak görünen karalar, kara görünen aklar, ancak doğru bakabilenin görebileceği nurani tayflar…
Bir de gerçek; öyle ya da böyle çile çekmek gerektiği. Daha geniş perspektiften bakılırsa dünya ve ahiret; bir madalyonun iki yönü. Sadece madalyonun ön yüzünde bile herkes acı çekmek zorunda iken madalyonun arkasında nasıl acı veya tatlı olmasın ki?
Herkes acı çekiyor. Tüm insanlar bunu tadıyor. Acı veren parametreler o kadar çok ve o kadar hayatla iç içe ki. Sadece “acı çekmemek için çaba sarf etme isteği” bile yeterince acı verici. Zenginsin ama aptalsın, o kadar ki belki aptal olduğunun farkına bile varamayacak derecede aptalsın; zekisin fakat sefilsin, aptallar zenginken sen fakirsin ve zekan hiç bir işe yaramıyor; güzelsin fakat sömürülensin, çirkin olanlar çok daha huzurlu; osun ama busun. Öyle ki, o olup sahip olmak, bu olup acı çekmeyi engellemiyor aksine acıyı daha fazla büyütüyor.
Şöhretsin, fakat kandırılıyorsun; ünlüsün fakat eroin komasına girme aptallığını yapmak zorunda kalınan psikolojik sorunların var; paran her şeye yetiyor fakat bir türlü hastalığını iyileştirmeye yaramıyor; peki diyelim ki hiç bir acın yok o zaman da korkaksın ve korkmanın verdiği acı sana yetiyor. Kaybedeceğim diye korkuyorsun ve hiç bir şeyi olmayanın kazanma ümidinin yalancı tadını hiç bir zaman tadamıyorsun.
Diyelim ki mütevekkilsin ve bahsi geçen sorunların tümü sana çok uzak. O zaman senin sorunun daha büyük; öteki dünyayı kazanmak gamsızlıkla olacak bir şey değil. O halde senin acın daha büyük olmalı. Sen ferdi acılardan uzak olabilirsin fakat sosyal acıdan uzak kalamazsın. İşte bu yüzden sen daha büyük acılara adaysın.
Diyelim ki bu da tamam, o da tamam. İşte acıların en büyüğü; kendi acını kendin seçmelisin. Başkaları belki istem dışı acılar içinde kıvranıyorlar ve acı çekmeyi doğal olarak yapıyorlar fakat sen bir de kendi acını ortaya çıkarmak zorundasın.
Acını seç!
Ya zorunlu acı, ya da isteğe dayalı acı.
Ya da hiç bir acıyı seçmeyip skaladaki dünyevilik kısmına git. Yani bedeni olan süfli zevklerle zevk aldığını zannet, ki yanılgılı zevkin bile sürmeyecektir çünkü en son nokta hiç bir zaman yok ve sen hep bir sonraki zevk peşinde olacaksın. Zevk almak için koştukça, ruhani olandan uzaklaşıp tatminsiz acılarla kıvranacaksın.
Acı çekmek zorundasın öyle ya da böyle. Bunu ister “istemeyerek” yaşa, istersen “isteyerek” yaşa.
İstemeyerek yaşarsan sahte zevklerle avunup kendini kandırırsın, isteyerek yaşarsan bir noktadan sonra acılardan da tat almaya başlar, kendini aşıp basit olandan kurtulup, sonsuz olana yürürsün.
Şimdi sadete gelelim.
Günah işlememem lazım. Biliyorum günah işlemenin sunduğu hiç bir şey yok. Günah sadece işlendiği ânı karartıyor ve hep akla gelen sürekli acı hâli oluyor. Günaha karşı gelip onu yenmek ise anlık ızdırap verse de ondan kurtulmanın verdiği haz devam ediyor.
Bir de günaha zorlayan şey nefsani istek ya da beyindeki ilgili hormonların salınma isteği. Yani hipofiz, hipotalamus gibi organlar. Eğer bunların istediğini yapmayıp, ilgili hormonları engelleyebilirsem beynime hakim olabiliyorum demektir. Bu, güç demek. Bu, salgı sistemimi bir çeşit kontrol altına almak, olayısıyla hastalılara karşı da bağışıklık kazanmak ayrıca haz eşiğimi aşağıya çekmekle az olanlardan da mutlu olabilmeyi bilmek demek.
Doğru olanı seç. Kendi acını kendin seç yoksa çekmesi ölümden beter olan acılarla boğuşmak zorunda kalabilirsin.
Acı çek, günah işleme. Günah işleme, günahın aşağılık acısı ile kıvranma. Acı çek. Zira “iki acı ve iki tatlı bir arada olmaz” diyor. O diyorsa doğrudur.