13 Mayıs
- Bir kaç gün önce bir vesile ile … gazetesi ile bağlantıya geçtim. “yazma” ile ilgili olarak diyaloga geçtik fakat gazeteye bir aylık deneme olarak “tasarımcı” olarak girdim gibi.
- İkinci yayın evinden de red aldım. Yani birinci yayın evi gibi bu yayın evi de pop kitaplar furyası dolayısıyla, orta zekalılar veya içeriktekilerle ilgilenmeyenler için ağır kaçabilecek kitabımı iade ettiler. Üzüldüm de, üzülmüyorum da. Onlar kabul etmedi diye yazdıklarım dandik değil, ben de aptal değilim. Hatta.. neyse..
- Allah’a (cc) şükrediyorum. Bunun bir sebebi yok. “eksi” olmayan sahip olduğum sayamayacak kadar varlığım bu şükrü gerekli kılıyor zaten.
19 Mayıs
- Bugün gözlüklerimi aldım. Gözlerimde 0.50-0.75 bozukluk var. Geçen yıllarda bir sürü dişim tedavi görmüştü. O zaman dişlerimi kaybettiğime üzülüyordum. Şimdi ise biraz değişik bir haletteyim. Gözler, gözlerim. Dişler de değerli ama gözler apayrı. Meğerse şükredilmesi gereken ne kadar çok şey var. İnşallah daha fazla kaybedip, keybedilmesi muhtemel şeylerin farkına daha fazla varmaz ve şimdi olduğu gibi durumlar ne kadar kötü olursa olsun hep şükreden birisi olurum da mutlu olmak için “kaybetmemiş olma” nın bile fazlasıyla yettiğini hiç bir zaman unutmaz ve ufak tefek şeylerin saçma sapan üzüntüsünü ka’ale almam.
24 Mayıs
- Bir de gözlerimde kuruluk varmış. Hemen aklıma gelenler. Son aylarda pek ağlamıyorum, dolayısıyla gözyaşı salgı bezlerim aktif değil. Ya da ağlama idmanı yapmayan gözler kurumaya yüz tuttu. Mantık? Yaani. Yaratılışım bana bazı dış olaylar karşısında kolaylıkla hislenme özelliği vermiş. Doğal bir yaşam sürersem ve tabiatıma karşı gelmezsem yani Türk filmlerinde kendimi duygusallıktan uzaklaştırmazsam, müslümanların çektiği acılar karşısında ve tüm duygularımı harekete geçiren olaylarda doğal olup ağlamasam bile gözlerim dolarsa sağlıklı olurum. Eğer bunun aksini yapıp taşlaşmak istersem genetiğe bağlı hayatım ve buna göre dizayn edilmiş vücudum hasar görür. Hülasa: nasıl yaratıkdıysan öyle ol. Fakat şimdi de ağlamaya çalışıyorum da bir türlü ağlayamıyorum.
31 Mayıs
- Üç buçuk saat sonra bir final sınavım var. Okulu bitirebilmem, hayata tutunabilmem ve belki de evlenebilmem için bu sınavı halletmem lazım. Fakat. Bende hiç sınavla uğraşacak motivasyon yok. Muhtemelen önceki alışımdakinden daha kötü not alacağım. Ne yapabilirim? Hiç bir şey, sadece boş vermek…
5 Haziran
- Geçenlerde F ile ilgili rüya gördüm. Buğulu ya da tozlu bir zemine onun adını soyadını yazmıştım. Rüyadan bir iki gün sonra da metroda birini ona benzettim, şimdi de onu andım ve duygulandım.
- Bana bir şeyler oluyor. Yani ayıptır söylemesi, belki yanlış düşünüyorumdur, belki de algı yanılması belki de eşik değeri problemi; artık cinsellikle ilgili olarak ilgim dip yaptı. Hatta sokakta gördüğüm kadınlardan (ya da kadın bozuntusu beyinsel gelişmişlikten yoksun aptal, aşağılık et parçaları) iğrenmeye başladığım bile söylenebilir. Belki bu bir hastalık belirtisi olabilir fakat sokakta gördüğüm ve özellikle de askılı elbiseli, göbeği açık, taytlı kadınlardan iğreniyorum. Önlerinde sallanan iki fazlalık, arkalarında kocaman bir tampon..
- Romantik buhranlar geçiriyorum. Ah keşke. Keşke bir sevdiğim duygusal partnerim olsaydı, olabilseydi. Ah F (Ve X) ne seni, ne de senden sonra başka birilerini iste(ye)miyorum.
- “Hayat acı çekmektir”; öğretmenliği bıraktım gazetede sayfa tasarımcısı olmak için bir aylık deneme süresinin beşinci günündeyim. İnşallah burada rezonans olduğumu düşündüğüm bir işe önümüzdeki ay başlayacağım. “her şeyim var ama mutlu değilim”. Off, off!
5 Haziran
- Çalan müzik, “Ennio Morricone – Kill Bill Volume 2 – Il Tramanto”. Ağlıyorum, son beş dakikadır, izlediğim film bittiğinden beri. Film çok mu duygusaldı? Hayır. Önce filmin ortalarına doğru bir kız gördüm. 2.Dünya Savaşı sırasında bir hastanede yaralananları tedavi etmeye çalışan bir hemşire. İyi de bundan bana ne? Çok güzeldi. ??? Biraz önce film bitti. Ve filmin başından beri gördüğüm normal bir kadın yüzü bile öncekindeki kıvılcımı büyüttü.
Romantik açlık.
Evde yalnızım. Ve beraber kaldığım diğer arkadaşım üç gün eve gelmeyecek.
Dünya kupası var. Televizyon var. Bilgisayar var.
Hayır!! Televizyona hiç yaklaşmayacağım. Çünkü ayet “Yaklaşma!” diyor. Yaklaşma! Çünkü yaklaşırsan, biraz daha istersin. Biraz daha, biraz daha, biraz daha… kara leke, kara leke, kara leke.
Hormonal iç baskı, maksimum tahrik eden dış dünya. Günah, günahlar. Ateş, itaatsizlik, rıza dışı davranış.
Savaş. Evet savaş. Nefsine karşı zafer elde eden insan dünyadaki her şeyin üstesinden gelebilir. Büyük cihad. Asıl zor olan. Şeytanın sağdan soldan alttan üstten önden arkadan gelişi.
Mükafat; ancak öbür dünyada.
Peki niçin bunları yazdım. Çünkü bunları yazmak zorundayım. Aksi taktirde motive olamıyorum, acıya dayanamıyorum. Bir şekilde…
Daha fazlası da yazılabilir fakat bir gün birileri bu yazıları okursa… Neyse…
Allah (cc) hiç kimseye taşıyamayacağı yük yüklemez ve ancak zorluklar karşısında kendisine yalvaranlara bu yükleri taşıma yolunda kolaylık sağlar aksi taktirde ise şüphesiz bütün insanlar kötülükleri nefislerinin emrine uyarak yapar..
- Abdest aldım geldim defalarca çalan Il Trimento parçasından sonra şimdi de akşam namazı öncesi “Therion – Via Nocturna (I-II)” dinliyorum. Bu parçanın beşinci dakikalarının olduğu kısım ne kadar da güzel, her ne kadar bunu yapan grup biraz şey bir grup olsa da..
4 Temmuz
- Bir gün gelir yürür dağlar şehre yürür
Bir gün gelir meydanlara güller saçılır
Bir gün gelir açar çiçekler açılır…
Biraz önce mırıldandığım bu sözler bana bir şeyler yazmam gerektiğini hatırlattı.
Bu günlerde evde yalnızım (ya da değilim zira beraberimde nefsim var. İradem? İradem güçten düştü. Belki de daha fazlasına tahammül edemeyecek. Bombardıman, hormonlar, dört bir yan, yalnızlık, ihtiyaç, uzaklık….) ve … bir de parasızım. İşim de yok. Diplomam da yok..
Dayanamıyorum fakat dayanmam lazım.
Dayanamıyoruuum!
Kocasının kendisine “annem gibisin” demesi ile o zamanki adetlere göre ne yeniden evlenebilen ne de kocasından boşanabilen çaresiz kadın durumunu peygamberimize (sav) iletmiş ondan da bir somut çözüm alamamıştı da hâlini Allah’a (cc) arzetmiş ve en sonunda tek kurtarıcısı olarak Allah’a (cc) niyaz etmişti de hemen biraz sonra ayet inmiş, peygamberimiz (sav) kadının lehine olan ayetleri kadına aktarmış ve kadın da dertlerinden kurtulmuştu.
Ve ben. Paradokslar içinde kıvranıyorum ve ne ilmihallerde, ne âkil bilinen insanların tavsiyelerinde ne kitaplarda ne de kendi düşüncelerimde bir sonuca varamıyor ve kıvrım kıvrım kıvranıyor Hz. Yusuf’un nihayetinde peygamber olmasından kaynaklanan bir nev’i psikolojik desteğine bile sahip olmayaraktan -ve belki de şimdi bile saçmalıyor olabilirim ki bunun sebebi de içinden çıkamadığım hâletimden kaynaklanıyor- bir lütuf, bir torpil, bir fark ediliş ve bir çözümü Allah’tan (cc) (O, rahman ve rahim) diliyor ve dileniyor ve hâlimi aynen o kadın gibi direkt O’na (cc) havale ediyorum.
(Ben işimi Allah’a havale ediyorum. Şüphesiz Allah, kullarını çok iyi görendir. Mü’min 44.)
13 Temmuz
- Kavruluyorum. Kavruluyorum. Kavruluyorum. Acı, acı, acı… Belki de herkes bu acıyı bir şekilde yaşıyordur, belki herkes kapasitesinin sınırlarında böyle kavruluyordur… Katıldığım seminerde birini(SW(Sweet)) gördüm, daha doğrusu bir sürü gördüm. Onlardan birisi daha ilk gördüğümden itibaren dikkatimi çekmeye başladı ve hâlâ da onu düşünüyorum. Hatta digital makinedeki seminer katılımcılarının olduğu resimlerden onunkilerini ayıkladım ve bilgisayarıma aktardım. Tirajik olan ise bu yazıyı ekranın alt kısmında yazıyorum. Ekranın üst kısmında ne mi var? O’nun beni mahveden resimlerinden birisi. O ağız, o burun, o kulak, o göz, hepsi duvar kağıdı olan resim olarak masa üstünde. Daha trajik olan ise bu güzel de platonik bir vaka olarak kalmaktan öteye geçemeyecek. En trajiği ise bitmeyen lanet okulumun askerliğimi, askerlik denen zaman kaybının evlenmemi engelliyor olması.. Ne zaman açılacağı belli olmayan iftar, etrafta yayılan güzel koku, en sevdiğim yemeklerden birisi ve açlık duygusu. Şelalelerin, ırmakların, denizin ortasındaki bu çölde kavrulmaya bilmem daha ne kadar devam edeceğim. (Çalan müzik Alaturka Gitar – Yine Bir Gülnihal)
17 Temmuz
- Kavruluyorum. Kavruluyorum. Kavruluyorum. Acı, acı, acı…
Bugün “Derde Övgü” isimli bir yazımı gazetenin … ekindeki yazarlardan birine incelemesi için verdim. Sonucu merak etmiyor değilim. Ayrıca olumlu olması yönünde inancım da yerinde. Öyle ki yazı(ları)mın insanlarda etkin olması için günahlara (nasıl günah olabilir? Kopya; bekar ve duygusal bir erkeğim) karşı daha dikkatli davranmaya karar verdim. (Gerçi aşağılık f.h.ş. bozuntularının şarkıları benim için büyük tehlike olmaktan belki de -ümitsiz vaka- evlilikten sonra ancak gerçekleşebilir)
Ha bir de işe resmen girmiş oldum 1 Temmuzdan itibaren çalışan birisi sayıldığım için maaş alacağım ve 360 kredi kartı, 80 …, 70 …, 50 de iaşeye olan borcumu belki ödeyebilirim. Bir de tabi gelecek ayın kira vs gideri. Uff!
Para sorununu boş ver de duygusal sorunum….
18 Temmuz
- Allah’a (cc) çok şükür ki maddi sorunum hallolundu. Fakat ben de tipik bir insan olarak bunun ardından kendime yeni sorun(lar) buldum, daha doğru bir ifade ile küllenmiş sorunlarım baş gösterdi. Okul olayını umursamamaya çalışıyorum, bunu sorun yapmamak için elimden geleni yapıyorum fakat bugünkü rüyam ve de yolda karşılaştığım birinin okulumu bitirememiş olmamı dile getirmesi (bu umurumda değil. Umurumda olan o kişinin bulduğum iş hakkında “İyi iyi Allahtan …(İşyeri) var da iş buldun” ifadesini beni küçümser bir tarzda ifade etmiş olması. Hıh!. Ve benim kendime maddi güven hissime darbe vurmuş olması. Keşke evlenebilecek kadar para kazanabiliyor olsaydım. (Amaan boş ver!) Ve duygusal acılar çekiyor olmam [günah işlemek bile (zina. Bırrr!) beni -sahte de olsa- rahatlatmaz.]. biliyorum ki sevmeye ve sevilmeye ihtiyacım var…
21 Temmuz
- Aklıma gelip duran şeyler; maddi durumum, okul olayı, romantik perişaniyetim, annem&babam, kardeşlerim… ve öteki dünya…
26 Temmuz
- Her geçen gün hayata ve kendime olan bakışım değişime uğruyor. Önce kendime bakışım; her gençlik dönemi geçişi yaşayanlarda olduğu gibi olaya “Ben ve dünya” şeklinde bakıyordum, şimdi ise bugün İstiklal Caddesinin ara sokaklarındaki kalabalığı görüp yeryüzüne yukarıdan bakınca kendimin tam anlamıyla “sıradan, herhangi biri olduğumu farkettim. Böyle devam ediyor.
Dünya ve yaşam düzeni: üçüncü gününün gece birlerine kadar yapmak için uğraştığım(ız) 27 Temmuz 2006 tarihli … ekinde ismimi görmeyince kendimi tam olarak bir köle ve sömürülen bir işçi olarak gördüm. Hayat ne kadar da acımasız, tutunmak ne kadar da zor.
Düşündüğüm şey üç ay içinde çalıştığım gazetede mantıklı bir gelişme görmezsem İzmir’e ya da İspir’e gidip oralardan birinde yaşamak. Özgürce ve doğanın içinde…
Ne kadar aptalca patron ya da amirine yalakalık yapıp onun kölesi olmazsan geri zekalı para kazanma sürecine dahil olamıyorsun!!
5 Ağustos
- Bugün çok güzel bir şey yapıp, yıllardır hayal edip bir türlü gerçekleştiremediğim işe nail oldum. Bugün benim isminin nane zannettiğim fakat asıl isminin fesleğen olduğunu öğrendiğim çiçekten satın aldım. Ahy! Ne tatlı bir şey! Allah’ım Ya Rabbim!..
Bu arada … ekini yapmaya da yavaş yavaş başlıyorum..
Söylenecek çok şeyim var fakat gecenin bu 01:50′sinde yorgunluğum ve uykum var..
6 Ağustos
- İnternette “Filistin”, “Palestine”, “Lebanon”, “Hizmet” arama kelimeleri ile video aramaları yapıp bazı vidyoları seyrettim. Dehşet görüntüler, insanın içini yakan sahneler, göz yaşartan kareler.. Aman Allah’ım! Zulüm, karmaşa, acı.. ve bunlara benzer şeyler almış başını gidiyor. Genel olarak bakılırsa her yerde herkes bir şeylerle uğraşma durumunda, herkes bir şeylerin kavgasıyla meşgul. Artık sıradanlaşan görüntülere tepkim azalmış olmalı ki, savaşların bitmesi, müslümanların artık acı çekmemesi için yaptığım duaların yerini her gün yaptığım “Allah’ım, sana inananların imanlı bir şekilde ölmelerini ve öbür dünyalarının cennet bahçesi olmasını nasip et…”
Savaşlar sıradan gelmeye başladıkça ve savaş olmadan da acı çeken insanları fark ettikçe ve aslında bir çok kimsenin savaştaki acılara denk psikolojik acılarla sarılı olduğunu hissettikçe hayata olan bakış açım da şekilleniyor.
Belki de, ya da sahiden bu dünya kendisi için yaşanılmaya hiç değmeyecek bir dünya ve asıl olan öyle ya da böyle acı çekmek. Zira olağan üstü zamanlar olağan üstü kahramanlar ürettiği gibi insanların yaptıkları mücadelelerde onlarda yükseliş rampası etkisi yapıyor. Ve gerçekten çekilen sıkıntılara “Niçin beni buldu?” demek kadar saçma bir kelime yok. O seni bulmadı, o zaten senin varlık gayen ve standart özelliğin.
Irak’ta, Filistin’de ve şimdi Lübnan’da ölenlere acımıyorum. İnşallah onlar imanlı gittiler ve mekanları cennet olacak asıl zalimlere acıyorum yerleri cehennemin dibi olacak. Üstadın dediği gibi, onlar mazlumların kısacık (ve dert etmeye değmeyen) dünyalarını aldılar kendilerinin ise ebedi hayatlarını mahvediyorlar. Ve savaşlarla daha doğrusu sahip oldukları makamların sorumluluğunu yerine getiremeyen yetişkinlerin (Devlet başkanları, BM, AB, ABD..) ihmalleri ile hayatlarından olan, yaralanan çocuklar.. Ne mutlu sizlere. Bu lanet, bu deni dünyadan daha günah bataklıklarına bulaşmadan öldünüz ve hepiniz sevinin ki yaşamaya hiç değmeyen bu kötülerin gezegeninden hiç bir bilemeden kurtuldunuz.
Ve kafasının üzerinden füze geçmeyen, sokağından tank sesleri duyulmayan modern dünyada yaşayan bizler. Onlar da imtihanda biz de, ama bir fark var eğer onlar biraz onurlularsa ve imanları yerindeyse safları belli olarak ölüverdiler belki de şehit oldular. Ama ya biz. Ya bizlerin imtihanları!? Şüphesiz bizlerin imtihanı daha zor, bizler günahları kıyısında daha çok dolaşıyoruz ve bizim şeytanlarımız daha sinsi ve imanlarımızı daha çok tahrip eden cinste. Çok etkilendiğim savaştaki mazlumları izlediğim sitede dolaşırken bile o kadar çok günaha çağıran imge, o kadar çok insi şeytan ve o kadar çok şeytanın oltası kadın bedeni ile karşılaştım ki. Üzerine eğer bir bomba geliyorsa bilirsin ki bu kötü bir şey ve sakınman gerek fakat eğer karşında şeytansı güzelliğe sahip büyüleyen bir diğer cins varsa üzerinden geçen tankı, beynini parçalayan füzeleri, imanını günah kirleriyle döven şeyi anlayamayırsun ve lanet tuzağa çok kolay düşebiliyorsun. Bizim işimiz daha zor. Onlar somut düşmanların hedef alanında bizle ize beynimizdeki düşmanın ağındayız. Onlar amaçlarının farkında, biz ise erime kuşağındayız..
Allah’ım nefis tankından, şeytan füzesinden, günah kimyasalından, isyan atom bombasından bizleri ve az çok seni bilip seni sayan insanları koru!!
9 Ağustos
- Bu günlerde canım sebebini bilmediğim fakat bilinçaltındaki korkularımdan kaynaklandığını tahmin ettiğim sebeplerden dolayı çok sıkkın. Bir kaç gündür garip garip rüyalar daha doğrusu kâbuslar görüyorum. Kurtuluşumu iki şey sağlayacak diye düşünüyorum: birincisi dualarımda yaptığım “Allah’ım sana sonsuz şükürler olsun”, ikincisi ise hiç bir kimsenin hakkımda ne düşündüğünü umursamadan kendimi yalnızca Rabbime karşı sorumlu hissederek kendime olan güvenimi kaybetmemek. Güvenimi kaybetme durumu, çalışıp didinip bir şeyler üretmeye çalışıyorum fakat kimse bunları değerlendirmeyi bırak, kötülemeyi boş ver, okumuyor bile. Bu durumda şunlardan birisi geçerli; ya karşılaştığım kişiler aradığım evsafa sahip olmayan biraz da kafası istediğim derecede çalışmayan kimseler, ya da ben aptalca şeylerle uğraşıyorum. Eğer birincisi doğru ise ki doğru kimin ne düşündüğü önemli değil, eğer ikincisi doğru ise de yaptığım şeyleri hobi olarak yapmaya devam edeceğim…
11 Ağustos
- İnsanın iman mevzularında ayağının kayması çok kolay. Ayrıca günahsız yaşamak hele böyle bir devirde imkansız. Gühah işlemek çözüm olmadığı gibi günah işlemeden yaşamak teknik olarak mümkün değil gibi.. en azından şu sağdan gelen tehlikeler. Yok soldan. Üff hepsi birbirinden tehlikeli. Hele karşı cinsle alakalı olan. Cazibedar fitne. Ölümün gülerek yaklaşması.
Bir de yaptıklarım, yazdıklarım, çizdiklerim falanlar filanlar hiç kimsenin umurunda değil. O zaman şöyle düşünürüm “hiç kimse de benim umurumda değil” nasıl olsa olaylar bir şekilde ilerliyor.
Yazdıklarımın çok zekice olması, onların herkes tarafından anlaşılmasını engellediği için veya çok aptalca oldukları için kimsenin umurunda olmaması… ikisi de aynı şey. Sırf kenarda bulunsun diye de yazı ile uğraşılmayacağına göre bu işe son veriyorum.. dolayısıyla yine bu kez tek şıklı zekice senaryolarım da topraktan boy çıkaramadan kafamdan uçup gidecekler…
Denedim fakat yine … hayallerimden vaz geçersem onlara ulaşma zorluklarından ve onlara ulaşamama acısından da kurtulmuş olurum.. bunun dışındaki durumlar ise benim dışımda geliştiğinden umurumda değil….
24 Ağustos
- Çok üzgünüm. Yaklaşık bir hafta kadar önce satın aldığım arkadaşım Fesleğen tamamen kurudu. Üfff!
Baktım. Fesleğeni on dokuz gün önce falan almışım. Aman Allahım günler ne çabuk geçiyor.
21 Eylül
- …’da maaşlı üçüncü ayım bitmek üzere. Hâlen tasarımcı olarak devam ediyorum. Yine mutsuzum, daha doğrusu hâlâ yolumu bulamadım. Tasarım işi de bana göre değil. …. ne olduğunu bilmediğim bir ‘gelecek’ hâlâ gelmedi ve zannedersem hiç bir zaman gelmeyecek gibi. Olanları kabullenmekten başka çarem yok. Herkes dünyalı gibi yaşamaya devam ederken ben uyumlu olamadığım hayat tarzımla yabancı kalmaya devam edeceğim. Bu gidişle evlenmemde imkansız gibi. Annem Manisa’dan birisinden bahsetmiş ben de her zamanki gibi ümitlenerek bahsedilen kişiyi en kısa sürede göreceğimi söylemiştim? Ama nasıl? Okulum bitmedi! Doğru dürüst işim yok.
Biraz önce yatsıyı kıldıktan sonra göz yaşlarımla yapacağım dua belki kabul olur diye dua etmeye niyetlenmiştim fakat sonra vazgeçtim çünkü daha öncede defalarca gözyaşlarıyla dua etmiştim. Biliyorum dua kabul olmak zorunda değil çünkü dua gerektiği düşünülen zamanda yapılan bir ibadet şekli, kul olmayı fark ettiren değişik bir ibadet biçimi. (İsyan etmiyorum, şükrediyorum) dua etmekten bu seferlik vazgeçtim ve aklıma yaptığım küstahlık geldi; bir çok şeye sahip olmama rağmen hâlâ bir şeyler daha istiyyordum çünkü. Aklıma geldi ki, bu dünyada öyle ya da böyle acı çekmek gerekiyor (ki yanma burada olsun öteye kalmasın) ki benim acım da bu, dünyada bir yabancı olarak yaşamak. İçimde taşıdığım duyguların ateşi ile kavrulmak. Potansiyellerinin farkında olmana rağmen bunların hiç bir işe yaramadığını göre göre yaşamak. Falaan, filaan.
..TV’de kimse beni anlamadı, umursamadı; …’da hiç kimsenin umurunda olmadım, yazdığım yazılar, verdiğim kişiler tarafından okunmadı bile….
Ve daha da kötüsü çırpınışlarımın sonuna yaklaştığımı hissediyorum.
İyi de ne yapacağım?
Hiç? Bir? Şey?
24 Eylül
- Dün yine kâbus gördüm, uyandım ve bir müddet uyanık kaldım. Bugün dokuz saat falan uyumama rağmen yataktan zor kalktım ve gün boyu ve şimdi hep yorgundum, yorgunum. Yaşama enerjisinin bitmesi dedikleri şey bu olsa gerek. Hergün aşağı yukarı iki-iki buçuk saatim üç vesayit değiştirdiğim İstanbul’un trafikli yollarında geçiyor. Evlenmem teknik olarak mümkün değil. Okul, iş dolayısıyla sürüncemede kalmaya devam ediyor (ki, okula gidecek vaktim yok).
Yalnızım yapayalnız.
Kimseye ihtiyaç duymadan bir şeyler başaracağıma inanıp bir sürü çalışma yapmış olmam hiç bir işe yaramadı, beni hayatla rezonans olmaktan uzaklaştırmaktan başka. (belki günaha vakit ayırmam engellenmiş oldu, oluyor fakat evlenmedikten sonra günah hep bir yerlerde karşıma çıkıveriyor.) olumlu düşünme, pozitif yaklaşma.. bunlar yazarken ve başkalarına öğüt verirken kolayca telaffuz edilen fakat başa gelince dayanılamayan şeyler. Gerçi hiç bir sıkıntı beni mehvetmiyor da annem ve babama karşı bir şey yapamamış olmak beni perişan ediyor. Kendim için değil de onların sevmesi için keşke bir çocuğum ol(abil)saydı.
Ne yapalım. Böyle yaşamaya devam edeceğim de büyük günahları işlemeyip farzlarıma, ve dinimin gereklerini yerine getirip yaşamaya devam edeceğim. Ne de olsa intihar etmek günah ve o kadar aptal değilim.
Maalesef yazacak başka yeni bir şeylerim yok.
Ağlıyorum, ağlıyorum ki stres vücudumun başka yerlerine vurmasın da ağlayarak benden uzaklaşsın…
9 Ekim
- Dünki psikolojimin özeti: tüm girişimlerinin boşa çıkması ile kendine olan güvenini kaybetmiş, sabah kalktığında baktığı aynada gördüğü yaşlı bir adamın yüzünü görmüş olmanın yıkıntısı üzerinde kelimenin tam anlamıyla gerçekten sona geldiğine inanmaya başlamış hâldeydim. Bir sürü girişimim bir işe yaramıyordu, bir çok çalışmam yankı bulmadığına göre Grandiöz hezeyan yaşayan birisi olabileceğimi düşünüyordum, şimdi de böyle olabileceği ihtimalini göz ardı etmiyorum. Olmuyordu. Ve şimdi de olduğu söylenemez. Çıkarken telefonu yanıma almama sebebim nasıl olsa işe yarar bir telefon gelmeyeceği idi ve şimdi de pek farklı düşündüğüm söylenemez. Kısaca yaşamak için hiç bir sebebi olmayan anlamlı olarak yaptığı tek şey ibadet etmek ve hâline şükretmek olan birisiydim, birisiyim..dün …’sindeki işten çıkmaya karar vermiştim çünkü; asıl amacım olan yazılarımın yankı bulması ihtimali gerçekleşmedi, yaptığım tasarımcılık işi de nasıl olsa çalışmayan bir bayan ile evlenme şansını sunmuyordu. Şimdi de aynı fikirdeyim bu işten bir an önce çıkmalıyım. Sonucu ne olursa olsun. İşsiz de kalsam, kalmasam da.
Şimdiki psikolojim; hiç bir beklentim kalmadı. Denediğim anahtarlar ne kadar iddialı olsalar da bir işe yaramadı. Yazı yazmak, senaryo yazarı olmak, sosyal bilimlere dayalı bir şeyler yapmak, bana göre değil. Hiç kimse de destek çıkmadığına göre buna burada son vereyim. Bundan sonra hiç bir şey yazmayayım, yazsam bile kendim için yazayım. O kadar. Bazen şimdiye kadar yazdığım, düşündüğüm, taslaklandırdığım her şeyi imha etmem gerektiği düşünüyor fakat M.Akif Ersoy gibi cesurca davranamıyorum…
Şimdiden sonra ne olacak?
Merak bile etme. Çatlasan da, patlasan da, yırtınsan da nasip olan oluyor. Oluyor işte, ya da olmayacak olmuyor. Elimden gelen her şeyi yaptığımı düşünüyor ve bundan sonrası için kendimi suyun akışına bırakıyorum.
Şırıl şırıl..
12 Ekim
- Bugün …’dan ayrılma olayımı yetkili kişilerle konuştum ve en fazla iki ay içinde bu işten çıkacağım. Sonra? Sonra iş olur mu olmaz mı? Bilemiyorum. Arkadaşımın dediği hastane işi tam bir belirsizlik. Olup olmama ihtimali ile bile bir şey düşünemiyorum. İşsiz kalmak! Belki de.
Sonuç…
Ne olacağı belli değil. Muhtemelen işsiz kalacağım ve bu iş yapmadığım kısmı bazı arkadaşlarımdan borç alarak (oooff!, off!!) geçirmeye çalışacak okulu da bitirebilmek için elimden gelen her şeyi yapacağım.
Hayırlısı inşallah..
Çok isterdim bir işim olsun, evlenmeyi düşünebileyim, veren el olayım, anneme babama faydam dokunsun, toplum içinde aptal paranın olmamasının olumsuzluklarını yaşamayayım. Fakat! Yapacak fazla bir şey yok. Hâlime şükretmekten ve sahip olduğum sayısız nimeti aklıma getirmekten başka…
Allah’ım tüm günahlarıma rağmen içimi dökebileceğim ve yardım dileye bilip hâlimi arz edebileceğim tek merci sensin, ne olur bana ailemi mutlu edecek bir hayat ver, ve senin rızanı kazanabileceğim sadece beni ilgilendiren tanımlayamadığım acıyı ver…
Ne dediğimi ben bilmiyorum fakat sen biliyorsun.
13 Ekim 00:59
- Bugün hayırlı bir iş yaptım ve aldığımdan beri bana suçluluk duygusu uyarıp şeytanın ve nefsimin arzularını kıvılcımlayıp tetikleyen TV kartımdan kurtuldum. Oh be sattım gitti.
Başka 1 Aralıktan itibaren gazeteden kesin ayrılıyorum ve ondan sonrası hakkında fazla fikrim olduğu söylenemez. Bilmiyorum bir yandan hayatımın gidişatını değiştirmesini umduğum bir şeylerin olacağı hissi yaşarken, diğer yandan da kendimde hezeyanlar oluşmaya başladığını hisseder gibi oluyorum.
????
Söyleyecek fazla bir şey yok. Gazetede tasarım yaparken, yazmakla ilgili bir şeylere sıçrama sonrasında televizyona geçme ve senaryo yazmakla ilgili önümün açılmasını umma hayallerim, kitabımın basılması umudumun tükenmesi daha doğrusu bir türlü şartların lehime işlemeye başlamaması ile sona erdi. Kendimi matematikten anlayan bir sosyal zeka sahibi olarak görüyorken, artık sözelden anlayan bir sayısalcı olarak görmeye başladım. Ya da öyle işte.
Toplum, birileri, başkaları… !!!??
Buraya kadar…
İki gündür kendimde bir şeyi farkettim ki; artık maddiyata bağlı şeyler ve bunların neden olduğu bunalımlardan uzak kalabilirim. Hiç bir şeyi, hiç bir durumu umursamadan başım dik, gönlüm rahat olabilirim. Keyfimi parasızlık, statü gibi şeyler bozmaz artık gibi geliyor. Zira her insan temelde aynı. Yaşamak durumunda olunan hayat alanları farklı olsa da her insan aslında …..
Yaaa!!
17 Ekim 00:22
“Neyleyeyim dünyayı bana Allah’ım gerek / Gerekmez masivayı bana Allah’ım gerek…” Ahmet Özhan’ın Allah vergisi sesi eşliğinde ilerliyor.
İki gündür kabuslar görmeye kaldığım yerden devam ettim. Her zamanki gibi yaşamamı gerektirecek beni bağlayan dünyevi hiç bir gerekçem yok. Bir tek annemin babamın benim için uğraşılarının karşısında onlara bir şeyler sunamamış olma hâlim var. Kendi gelecek hayallerimden bile vaz geçtim. Zira hiç bir şey istemekle olmuyor ve hiç bir şey uğrunda bir sürü çabalama sonucu elde edilemiyor. Elde edilenler yalnızca, zaten elde edilecek olanlar için fizik kanunlarını uygulamaktan başka bir şey değil. Falan filan… boş ver gitsin. Keşke en azından aileme karşı bir şeyler yapabilip ben yine bu berbat psikolojik dengesizlikleri yaşayan bir bekar olarak kalabilsem, en azından bu! Fakat bu da olmayacak bir şey.
Üffff! Çaresizlik ya da karşılanamayacak isteklere sahip olmak ne berbat bir şey..
İstediğin kadar yaz, istediğin kadar çiz…
Yazmak demişken… eğer şu an bir yayınevi tarafından incelenen kitabım yaynlanmazsa elimdeki bütün hikaye, deneme, senaryo taslaklarını shift+delete tuşu ile sileceğim.
Eğer hastane işi veya web tasarımcılığı işi de olmazsa İstanbul’dan da, bu bana kabuslar yaşatan hayallerimi bitiren bu şehirden de uzaklaşacağım. Eğer diploma….??!!??
23 Ekim 08:43
Bugün benim için… aklıma gelemesini umduğum her şeyi dün işten eve gelirken düşündüm. Sabah bayram namazı öncesi ve sonrasında da bir sürü şey düşündüm. Şimdi onların hiçbirini yazmak için kendimde enerji bulamıyorum. Ağlamam için küçük bir kıvılcım yeterli… fakat ağlamakta istemiyorum. Sadece şunu belirtmek istiyorum ki bugün benim için berbat bir gün. Evet, tabi bugün Ramazan Bayranı’nın ilk günü… Bugün benim için berbat bir gün çünkü benim için bayram diye bir şey yok. Ailemden uzakta, yalnız başıma.. vs.vs. bugün benim için berbat bir gün çünkü bugün bembeyaz bir gün. Berbat çünkü içimdeki kara, geri günlerin aksine bu apak günde daha belirgin ve yıkıcı hâlde. Berbat bir gün çünkü dua bile edemez oldum. İçten gelerek ve inanarak dua etmek… biliyorum ki yaşadığım karanlık geçen yirmi yıl, muhtemelen gelecek yılların mukaddimesi.. [işte daynamadım ve gözlerim kendini salıverdi...] umut, sevinç, birliktelik, güven… hayır; hiçbirisi. En kötüsü yaşama enerjimi aktif tutan “umut”larım sona erdi. Evet, evet umutlanmak için hiçbir sebebim yok.. ne yapalım, kader demekten başka. Bu dünyam batık bari öbür dünyam kurtulsa. İçimdeki cehennem, öbür dünyamı da kendine benzetmese..
Daha fazla yazmak istemiyorum. Daha fazla saçmalak, daha fazla ….
(çalan parça İbrahim Sadri – Kırmızı Araba. Bu kadar mı denk gelir.)
Yaşasın bayram, yaşasın diğer insanların neşesi, gülen yüzü..
25 Ekim
Allah’a çok şükrediyorum, çünkü duyabiliyorum. Çünkü dinliyebiliyorum, çünkü “Jean Michel Jarre – The Last Rumba” gibi parçalar… Off! Ne kadar güzel.
Bir de ayrıntı. Üzüntü, sevinç sarkacımın ortasındayım. Hormonlar dengeleniyor galiba. İyi ki..
29 Ekim 01:40
28 Ekim 2006 20:49:09
Ve gelen cep telefonu mesajı: “Oğlumuz (n…., n…. çifti) nasılsın ya seni çok özledik iyisindir diye temenni ediyoruz (yazan n..)” Gönderen; Babacım 0 *** *******
Allah’a çok şükür ben çok iyiyim. Artık hiç bir ümidim ya da iradi katkıma olan inancım kalmadığı için bütün gençlik hayallerimden vazgeçtiğim için rahatım. Hepsi sadece kendini oluşturmaya çalışan yetişkinliğe adım atan idealist denebilecek bir gencin (herhangi bir genç; herhangi olmamak için çırpınan bir çok diğeri gibi..) hayalleri imiş; öyle hayaller ki sadece acı tortu ve boşa giden yolların ardından kaybolmaktan başka getirisi olmayan hevesler. Her neyse hiçbir hedefimin kalmamış olmasını umursamıyorum. Kitap ya da başka bir şey yazmaya karşı hevesim kalmadı (zira biliyorumki şu yazdıklarım piyasadaki onbinlerce kitaptan çok daha değerli ve anlamlı), zengin olabilmeyi düşünmüyorum, güzel bir eş? Fikrim yok başka bir hayal aklıma bile gelmiyor zaten.. Ha! Senaryo yazmak. Bu hayalim değil, bunu nasıl olsa bir gün yazacağım fakat elime fırsat geçtiğinde yani belki de on yıllar sonra..
Kendime dair tüm yük yapan acıdan başka bir şey sunmayan dünyavi isteklerimden feragat ediyorum.
Bir şey hariç.
Tek bir şey.
Size karşı olan borcumu ödeyebilmiş olmanın huzurunu duymak. Sizin fedakarlıklarınıza karşı olan borcumu belki de ödeyemeyeceğim. Beni mahveden bu! Ve aklıma geldi ki; size olan borcumu inşallah ben ödemeyeceğim, size olan borcumu inşallah Allah (cc) ödeyecek. Ben de bu dünyada ödemek isterdim fakat (şimdiki gibi ağlamaktan başka) elimden bir şey gelmiyor. Çalan parça (Birol Yayla – Gurbet).
Maalesef ümidim kalmadı. Nietsche’nin dediği gibi “ümit acıdan başka bir şey sunmuyor”
Bundan sonra ne olacak?
Ben de çok merak ediyorum!?
3 Kasım 01:23
Bugün …’ın editörü ile görüştüm. Bir sürü şey yazılabilecek şeyler konuştuk ben direkt sonucu yazayım (çünkü Flash8 çalışmalarıma devam etmeliyim). Kitabımın çıkmasını ya da çıkmaması ile ilgili kesinlik yok. Yazmamı ya da yazmamamı gerektirecek bir durum ve yazmamın başkalarına bağımlılığı da yok. Kısaca olay nötr.
Gelecek? Bu konu da maalesef bilgim yok. Bildiğim bu ay sonu param olmamasına rağmen işten ayrılma ile sefalet riski almış olmam? Sahi bundan sonra ne olacak? Gülümseyen yüzümle önümüzdeki günleri bekliyorum. Gülümsemek dediysem; boş boş gülümsemek yani.
7 Kasım 01:44
Bugün …’ın editörü ile görüştüm. Yazdıklarımı biraz daha gözden geçirirsem ortaya daha güzel bir şey çıkcağından falan bahsetti. Falan filan… daha fazla uğraşacağımı zannetmiyorum. Çünkü bunun için beni motive eden bir sebep yok. Belki yazdıklarımı geniş kitlelerle paylaşmak olabilir. Fakat bunu internet aracılığı ile hiç kimseye dert anlatmadan, kimseye yaranmaya gerek kalmadan da nasıl olsa yapabilirim.
Kitap, mitap; editör, meditör… bunlardan vazgeçiyorum. Belki bir gün, yani on yıllar sonra aklıma gelirse. Belki de web aracılığı ile..
Asıl mevzu; bu ay sonu işten ayrılıyorum. İşsiz kalma ihtimalim ve hastaneye girme ihtimalim eşit sayılır. Fakat ikilem ve gergin bir bekleyiş içindeyim. İnşallah (hayırlısıyla) hastane işi olur (ki bu iş hesap etmediğim, uğruna çaba sarf etmediğim bir iş.) da gidişatım değişikliğa uğrar. (en iyi ihtimal evlenmeyi düşünmeye başlayabilirim). Olmazsa?!! Olmazsa, ayvayı yedim demektir. Olmama ihtimali hâlinde ne yaparım bilemiyorum…
Hayırlısı..
7 Kasım 23:49
İşten çıkıp eve vardığımda saat 23:00 filandı. Olmasını umduğum kitaptan ve o kitap için çaba sarf etmekten en azından şimdilik vaz geçtim. Bir daha da böyle bir şeyle uğraşır mıyım. Bilmiyorum. Kendimi yine de tebrik etmekten geri durmamalıyım. En azından hiç bir şey yapmamaktansa bir girişimde bulundum ve olmadı. Belki olmaması daha iyi olmuştur. Falan filan… bir anahtar daha denedim ve kapı yine açılmadı. Fakat biliyorum ki ben yine de ortalama bir yazarın çok üstünde kalitede içerik ve ortalama bir yazar kadar üslup sahibiyim. Bunu benden başkası bilmese, takdir etmese, takdir edebilecek potansiyelde olmasa umurumda değil.
Sonra.
Sonrası. Hayat eninde sonunda mücadele ve bir şeylerin sıkıntısı ile birlikte sürüyor. Hiç bir sıkıntı olmasa bile en azından sıkıntısız gidişatı durduran bir ölüm gerçeği var. Yani demek istediğim imtihan için bulunduğumuz bu dünyada ne kadar işimizi garantiye almaya çalışsak da, ne kadar bize empoze edilen “sahte mutluluk” peşinde koşturmak ve gölgemizden önce hareket etmeye çalışsak da olmayınca olmuyor, olunca da olur.
Gibi şeyler…
Bir yandan yaşlanmış olmanın acayip duygusunu yaşıyorken, bir yandan da kaybetmiş olmanın ya da kazanamamış olmanın verdiği sıkıntıyı çektiğim için kendimi aptal gibi hissediyorum. Adam gibi seviyeli olsam bunlar bana acı vermeyecek fakat belki de insan olmakla mücehhez olmanın eksiklikleri (yani zaafları) beni buna zorluyor.
… saat 00:00
13 Kasım 10:34
Birazdan işe gideceğim. Şimdi bilgisayarın başında vakit geçiriyor, “Gerilen Yay”dan rastgele yazılar okuyorum(du). …’daki son ayımı yaşıyorum. Belirsiz bir geleceğin arefesindeyim. Acaba network işim olacak mı? Acaba romantik boşluğum daha ne kadar sürecek? Acaba okul ne olacak? Acaba başımdaki kelleşme belirtileri akut mu, kronik mi? Acaba, acaba, acaba? Acaba yazdığım kitabın ilgili kişilerce umursanmamış olmasını hayra yormalı mıyım? “Gerilen Yay”ı ve yazdıklarımı internette herkesle mi paylaşsam?
Hem zaten korsan yayının olması gerektiğini düşündüğüme göre yazdıklarımı herkes için yayınlayayım. “yazar” titrinin önemsiz olduğunu ve önemli olanın benimle aynı ya da benzer şeyler yaşayan ve düşünenlerle halleşmek olduğunu mu düşüneyim? Her neyse…
Yazdığım bütün her şey sıradan bir editörün kıt anlayışı ile değerlendirilme(me)si umurumda değil. Yazdıklarımın ortalamanın çok üstünde olduğunu kendim bileyim yeter. Kimse umursamamış. Aman ne olur umursayın!
Yaşlanıyorum ve bu bana sona yaklaşma, uçurumu hissetme, filmin sonunun yaklaşması hissi uyandırıyor.
20 Kasım 01:56
İşten çıkmama -hem de garanti bir başka iş edinmemiş olmadan, hastane işi olur mu bilmiyorum fakat bilemiyorum. Kendimi garanti altında hissetmediğim gibi olması ile olmaması pek fark etmeyecek. Sonuç itibariyle üniversiteyi kazanmış olmam hayatımı acılara itmekten başka hiç bir işe yaramadığı gibi bir durum olasılığı da var. En azından bu kuyruk acım mutluluk gülücüklerimi perdeleyen kara bir gölge gibi bilinçaltımda ve ensemde- on gün kaldı. On gün içinde ya da on ay içinde, ya da herhangi bir zaman ve şimdi; tek bir duygu ile kaplandım ve bundan daha mantıklısını yapmayı düşünemiyorum;; umursamazlık, boş vermişlik. Şimdiye kadar o kadar umursadım da sanki ne oldu? Hiç bir şey artık umurumda değil. Ve de kendinden emin bir şekilde diyorum ki, hiç bir hayalim, peşinden gittiğim hiç bir amaç, kavuştuğumda kendimden geçeceğim herhangi bir beklentim yok daha doğrusu kalmadı.
Şimdiye kadar giriştiğim bir çok şeyde öyle ya da böyle istediğim karşılığı bulamadım ve bu karşılık bulamamalar karşısında karşılık aramaktan vazgeçtim. Bunun bir psikolojik anlamı olmalı, belki bir savunma mekanizmasıdır fakat adı her ney olursa olsun pratikte bana faydalı oluyor, olacak. Peşinde koşulan hayaller, bir türlü yaklanamayan gölgeler gibiler. Gölgemle mücadeleden vazgeçiyorum veya pes ediyorum.
İşten çıktıktan sonra ne olacak? Sadece merak ediyorum, hatta merak bile etmiyorum. Amaaan yeter ya.. üfff!
Love Story parçası çalınca birden duygulanı verdim de bunları yazdım.
Artık hiç bir şey umurumda değil.
Şükredip, kanaat eden birisi olmam için tüm bunlar yaşanması gerekiyormuş ve yaşandı, yaşanmaya da devam ediyor. Ne yapalım! Hayat böyleymiş, planların gerçekleşmesi için çırpınıp durulurken planın yapılması gereken zaman yok oluveriyor.
Eskisi gibi değilim artık, yazmaya devam etmek sıkıcı geliyor.
Neydi?
Booşş veeer! Sallaaa! Bırak olduğu gibi kalsın! Hâlihazırdaki durumuna sevin.
21 Kasım 10:48
Duygulara engel olmanın ya da duygulara hakim olmanın imkanı yok. İstediğin kadar boş versende, hiç takmayacağım desen de genlerine kodlanmış insani zayıflıkların karşına eninde sonunda çıkacaklar. Belki duygularını bastırabilirsin fakat bu da nihayetinde bir yerlerde hem de kontrolsüz bir şekilde patlak verecektir.
Eee! Ne yani!?
Şu ki; hayat böyle, öyle ya da böyle bir şeylerle uğraşacak, bir şekilde mücadele etmek zorunda kalacak, bir çok kere yenilgi alacaksın. Yani hayat bir imtimandır ve ister istemez günahlar da işleyeceksin. Tabi bu “hadi günah işleyelim” demek değil. Yani hayat inişler, çıkışlarla dolu ve belki de bu yüzden yaşanılabilir.
Bir sonuç daha; hiç iniş olmadığı düşünülen bir hayat hormonlu meyve gibi anlamsız ve sıkıcı olur, iniş yaşamak çıkışı anlamlı kılar. Hep inen birisi de daha önceki yüksekliğin mutluluğunu yaşasın yani.
Ne yapabiliriz ki?
24 Kasım 01:18
Mağlup oldum. Kaderime yenik düştüm (zaten kader ile mücadele ediyor değilim fakat geleceğimi etkileyeceğini düşündüğüm cüz’i irademin de işe yaramadığını gördüm.) Ve yaşadığım bu kendi kuyruğunu yakalamaya çalışma psikolojisinden bıktım. Pes ediyorum. Şimdiye kadar belki duygusal gelgitlerden dolayı böyle şeyler yazıyordum fakat şimdi uzun bir süreci analiz etmenin ardından bu sonuca ulaşıyorum.
En önemli karar ânım bölümümü seçme ânımdı ve bu ânımı başka birinin tercihine bırakı verdim. Bu belki teslimiyetti, belki doğruyu seçmişimdir, belki istişare ile yapılan olumsuz tercih bile anlamlıdır… Fakat her ne olursa olsun bir gerçek var ki; bu tercihimden yani ismini tarcihlerden bir kaç gün önce duyup hayalini kurduğum mimarlık bölümü yerine seçtiğim … Mühendisliği bölümü bana son -şimdilik son- dokuz yılımı zehir zemberek etti. Beni psikolojik, sosyolojik ve bilmediğim bilimsel isimlerle ifade edilen her yönden mahvetti. Karşılığında ise karamsarlık bıraktı. Yalnızca diploması hiç bir işe yaramayan (en azından benim açımdan) lanetli bir kağıt parçası kazanacağım (ki onu da ne zaman elde edeceğim belli değil.)…
Gazetedeki işimde son altı gün… Sonra? Sonrası hakkında pek bilgim yok. Garantili bir gelir elde edecek durumum mevcut değil. Hastane işi aşık usandıran nazlılık yaptı ve yapıyor, bu da benim umutlarımı tüketti, tüketiyor. Artık olacakmış gibi düşünmüyorum, çünkü olması için gereken her şey oldu (meclisten vakıflar yasa tasarısı geçti. Yönetim tamammış vs.). beklemekten bıktım. Ailemin yanına geri döneceğim iki ay sonra. Bu dönüş muzaffer bir eda ile değil maalesef, başaramamış bir salak olarak ve yüzde ikiye girerek kazandığı bölümden mezun olsa bile iş garantisi olamadan geri dönmüş biri olacağım. Ah annem, ah babam belki onlar bunu kabullenebilcekler fakat ya ben?!
Dayanılmaz, dayanamıyorum… içe atamıyorum, sabredemiyorum. Tahammül edecek halim kalmadı (özellikle borç almaya)
Dua?!
“dua etmezseniz ne ehemmiyetiniz var?”,
,”dünya bir imtihan meydanı”,
“sabredenler kurtuluşa erenlerdir”
bunlar bu ayetler?? Duaların kabul edilme yeri büyük ihtimalle bu dünya değil, imtihan (bazen “keşke imtihan olduğunu fark edemeyecek kadar geri zekalı olsaydım da daha rahat olsaydım” diyorum). Sabretmek; o kadar zor ki;; kurtulmak çok zor?
Ben yine de “Allah’ım ne olur!!!” diyorum. “Ne olur Allah’ım senden istiyorum, başkasından değil ve -günahlar aklıma geldi duaların kabul olması için günahsız olmak gerekiyorsa o zaman kabul olacak dua yoktur- yine senden dileniyorum Allah’ım!!!!”
Allahım…
25 Kasım 00:44
İşin kötü yanı veya iyi yanı şu; mantıklı bir şekilde ölçülüp biçildiğinde şükredilmesi gerekenler, sıkıntı çektirici şeylerden kat be kat fazla, biraz mantıklı düşününce mutsuz olmak için hiç bir sebep yok. Dünyada bu ve benzer hatta bundan daha kötüleri bile olan milyarlarca durum varken niçin üzülünülüyor? Niçin?
Bunun hiç bir mantıklı açıklaması yok. Bunun benim bildiğim tek bir açıklaması var içimize mezc edilmiş sayısız duygunun imtihan olmamız için bizleri bir şekilde etkilemeleri. Duygusal olarak elde edilen tacrübeler duygular karşısında etkisizleşiyor. Aslında bu iyi de olabilir. Bize olumsuz duyguların etkisiyle bir sürü iyi duygu da yaşanılıyor.
Falan filan…
Yine sarkaç olayı. Bugün olumlu günümdeyim. Hormonal dengelenmem için bu olmalıydı, şükür ki oluyor. Yarı daha fazla güleceğim, yarın çok neşe saçacağım, kısmen manik depresif aptalca davranışlara hazır olayım.
Ha bu arada Şubat ayından itibaren hayatımın karanlık yıllarının geçtiği bu acımasız şehirden, İstanbul’dan NŞAda ayrılacağım. Bana üniversite sınavında başarı getiren ve bu …. (söyleyecek laf bulamadım) üniversiteyi ve bölümü kazandıran evimizin üstündeki tek kişilik odaya geri döneceğim, bu kez kazanıp mahvolduğum okuldan kurtulmak için çalışacağım.
Aileme okulun bitmemiş olduğunu söylemek isterdim fakat beni anlaması muhtemel en mantıklı kişiler onlar. Bu fedakârlıkları yüzünden kendilerine karşı kendimi borçlu hissettiğim insanlar; annem, babam ve ortalamanın fazlasıyla üzerindeki entelektüel seviyeleri ile kardeşlerim.
Bekleyin sizi şok etmeye geliyorum.
Okulu bitiremediiiim.
Heaahhhahhaeehkhah!!
30 Kasım 03:33
“Sabır katlanmak değil, mücadele etmektir”
Biraz önce izlediğim Kurtlar Vadisi filminde geçmişti. Demesi kolay tabi.
Bir de şeyhin intihar komandosu adayına söylediği “kendini öldürmekle Allah’tan ümidini kestiğini, böylece de O’na karşı geldiğini göstermiş olursun” sözü.
Aman Allah’ım!
İşteki son iki çalışma günüm kaldı. Bundan sonrası için olmasını umduğum iş de Cumhurbaşkanının “Vakıflar kanun tasarısı”nı vetosu ile karşılaştı; yani mutsuz son. Önümüzde yapmayı umduğum bir iş olmadığı gibi aldığım derslerin zorluğu da okulu bitirme ümitlerimi ileri tarihlere tehir ediyor.
Uzun lafın kısası;
“Diyecek laf bulamıyorum”