“Hüzün, insanın insanlığı idrakinden kaynaklanır ve bu mazhariyetin şuurunda olduğu sürece de onun basar ve basiretinde buğulanır durur. Aslında böyle bir hüznün dinamizmi, ferdin sürekli Cenab-ı Hakk’a yönelmesi, hüzne esas teşkil edecek şeyleri duyup, hissedip O’na sığınması ve nâçâr kaldığı her yerde, “çare! çare!” çığlıklarıyla O’na dehalet etmesi bakımından da çok lüzumlu ve çok gereklidir. Hüzün vardır, ibadet ü taatteki eksiklik mülahazısından ve vazife-i ubudiyetteki kusur endişesinden kaynaklanır.. ve bu avam hüznüdür. Hüzün vardır, kalbin mâsivâya (Allah’tan başka her şey) meyl ü muhabbetinden ve duyguların teveccühteki teklemelerinden kaynaklanır.. bu da bir havas hüznüdür. Hüzün de vardır ki, mahzunun bir ayağı nâsut aleminde, diğer ayağı da lâhut aleminde, kalbin kadirşinaslığı ile her iki aleme karşı muvazene ve temkine riayet etmeye çalışır; çalışırken de her an muvazeneyi bozdum veya bozacağım endişesiyle ürperir ve sürekli hüzünle inler ki bu da asfiyanın hüznüdür” (Sızıntı, Şubat 2007, syf27,)
Bunun üzerine yazmayı düşündüğüm bir dolu şey olmasına rağmen neredeyse hepsini unuttum. Şimdi aklıma gelen ilk şey ise yukarıda bahsedilen “hüzün”ün yanında benim bunalımlarımın ve sıkıntı çekmelerimin ne kadar basit ve komik ve anlamsız kalıyor olması.
Hıh!
Ne kadar da aptakca şeylerin sıkıntıları ile boğuşuyorum, ne kadar sığ bir şekilde hayatı anlamlandırıyorum ve ne kadar boş şeylerin (mâlâyâ’ni şeyler) peşinde koşturuyorum.
Ve en saçması; bu gaza gelmiş düşüncemin beni sarsaması sadece kısa bir süreliğine olacak (Niye kısa sürsür ki? Çünkü ben …..?….. insanım).
Şimdi bunun üstüne bunalımlı şeyler yazılır mı ki?
Yok canım o kadar da değil…
2007 02 13