Bu sefer ne kuiz ne de vize arefesi, bu sefer final arefesi ama nasılsa artık kuizlerdeki stresimden az yaptığım vize stresinden bile az strese sahibim. Hatta yok denecek kadar. Her ne kadar mavi kitapta çözdüğüm testler beni umutsuzluğa düşürse de.
Bugün haziranın on biri. Mayısın yirmisinde cebimde çok az para vardı. Zırt pırt Vakıflar Bankası’na bakıp dururdum Başbakanlık Bursu yatmış mı diye, derken birden psikolojik (bilmem ne. Okuldan bir burs-tu-) bursunun yatırılması sevincini yaşadım. Ama birkaç gün süren mutluluğum yerini bir hafta kadar kemer sıkma günlerine bıraktı. Maç yaptıydık, otuz mayısta. Murat Abi’ye bozuk paramın olmadığını söyleyip, ona benim yerime de ödettiydim. Süleyman’dan da borç istedim ama heyhat. Süleyman’da da yoktu. Derken iki milyon altı yüz bin borcuma, bir de altı yüz halı saha parası eklenince birdenbire üç milyon iki yüz bin borcum oldu. Zaten psikolojik bursunun nereye gittiğini de anlayamadım ki.
1 Haziran’da cebimdeki son parayla belediye bursu çekmeye gittiydim. Gittiğimde içeride bir kaç yerde bir kaç kişilik bir kaç grup dışında kimseyi almıyorlardı. Ben de kendi kendime bir kaç kişi kalmış onları da alsanız ne olur derken öğle namazının geçeceği vehmiyle hemen belediyenin karşısındaki camiye koştum. Alelacele namazı kılıp tekrar bir umut deyip belediyeye gittim ama heyhat.
Cemimdeki son kırkbeş bin lira. Karnım aç, yol param yok, ve ayaklarım okula yürüyerek gitme zevki yüzünden perişan.
Şimdi ne yapmalı? Hadi dedim bilet elli bin. Bilet alamam. Yürüyerek gideyim hem de simit yeme zevki içinde Haliç Köprü’sünden geçerek giderim dedim. Sonra Unkapanı Kasetçiler Çarşısı’ndan önce bir simitçiden simit aldım. Parayı ödedim. Simitçi simitin elli bin olduğunu belirtti. Kırk beş bin lirayı kabul etmeyip simiti geri aldı. Ben de neyse Unkapanı Kasetçiler manifaturacılar vs.. Çarşı’sının orada bir simitçi gördüm ona sordum büyük ümitle. Simit kaç lira? Kırk bin deyince aldım bir simit, beş bin lirayı da tabi ki. Ama gel gör ki bu simit hem bayat hem de hafiften tuzlu gibiydi. Ama kim takar. Büyük bir iştahla yavaş yavaş, tadını ala ala onu yedim.
Eve de bomboş geldim. Neyse. Bir gün sonra Salı günü bursu aldım. Çarşamba da nöbetçiliği göz önüne alaraktan borcum olan üç milyon iki yüz bini verince ben gene Sefiller’e kaldığım yerden bir milyon sekiz yüz binle devam ettim. Tabi borcun da ikiyüz binini hala vermedim. Daha sonra Haziran’ın onuna kadar da galiba dayandım. 1 Haziran’da açtığım telefondaki para yardımı talebi sonucu evden beş milyon gönderilmişti. O parayı da çektiydim.
Cebimde yine pek para kalmadıydı. Hatta, sabah yumurta vs almak ve akşam yemeği de dahil hazırlayabilmek için yalnızca üç yüz binim kaldıydı. Onu da çok tedbirli harcamalıydım. Sabahleyin terekte gördüğüm yüz seksen bin (hepsi bozuk para), bangoda gördüğüm kola depozito şişesi ve süt şişesi bana kaynak oldu. Yüz seksen bin lira ve altmış bin değerindeki şişelerle bakkala gidip yumurta ekmek reçel alıp iki yüz otuş beş bin liralık alışveriş yaptım. Tabi ki beş bin lirayı da aldım.
Neyse kahvaltıyı bir önceki günden kalan domates vs ile atlattıktan sonra, eğer para varsa bankada bir sürü şey; yoksa domates momatesle geçirecektim. Çorbanın altını kapatıp, kapağı örtüp, kâğıdı üstüne koyduktan sonra banka kartımı alıp çıktım. Evin aşağısında solda bulunan İş Bankası’na gittim. Bakiye kısmına bastım ve kendi kendimi yüz altmış yedi bin yazısına ayarlayarak, iptal tuşuna doğru elimi uzattım. Tam o sırada bakiyenin beş milyon yüz altmış yedi bin olduğunu görünce içimden bir çığlık attım.
Neyse…
İsmar’dan zaten bütçede geri olduğumdan bir sürü şey hatta hiç gereği olmadığı halde dört yüz doksan altı bin liralık pul biber bile aldım. Eve geldim ve kendi kendime pul biberin ilk denemesini yaptım. Yapmaz olaydım. Aynı anda başka bir şeyle de uğraştığımdan biberliğin kapağı açıldı ve biberin yarısı gıcır gıcır mercimek çorbasının içine doldu. Ben de hemen kaşıkla pul biberleri çıkarmaya çalıştımsa da çorba tıpkı çiğ köfte tadında olmuştu.
Dün çektiğim, evden gönderilen ve nöbetçiliğimde harcanan iki milyonun ardından kalan üç milyona güvenerek hadi bir de Vakıfbank’a uğrayalım dedim. Bir de ne göreyim bakiyede on iki milyon görünmüyor mu?
Hemen oyuncakçıya gittim ve N’a dediği gibi tren almak için fiyatları sordum. Biri üç, diğeri beş milyon. Puff!! Çetinkaya’ya bir milyon yedi yüz binlik treni almaya gittiydim. O da satılmışmış.
Yeter. Herhalde saat 23:50 ve yarın, haftaya ayın onyedisi Çarşamba günkü en az altmış almam gereken sınava çalışmam gerek. Bir de şunu söyleyeyim; üç milyonluk treni mi, beş milyonluk treni mi, Çetinkaya’daki sürtünmesiz yüzeye benzer yüzeyli futbol oynama oyuncağını mı, Fatih Tuna’daki beş milyonluk İslami genel kültür soru cevap oyuncağını mı alayım yoksa Eminönü’ne mi gideyim? Neyse şimdi öncelikli olarak FINAL.